
Türk ceza hukuku uygulamasında ve toplumsal vicdanda derin izler bırakan, ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerin sınırları hususunda doktrinde en çok tartışılan emsal vakalardan biri “Kadir Şeker Olayı”dır. Şubat 2020’de Konya’da meydana gelen ve bir kadına yönelik fiziki şiddeti engelleme motivasyonuyla başlayan olay, şiddet uygulayan failin Kadir Şeker tarafından kalbinden bıçaklanarak hayatını kaybetmesiyle neticelenmiştir.
Bu vaka; ceza hukukunun en temel kurumlarından olan meşru müdafaa (TCK m. 25), meşru müdafaada sınırın aşılması (TCK m. 27) ve haksız tahrik (TCK m. 29) müesseselerinin bir olayda nasıl iç içe geçebileceğini gösteren bir ders kitabı niteliğindedir. Bu makalede, söz konusu hukuki trafedi ceza hukuku dogmatiği ve Yargıtay’ın istikrarlı kriterleri çerçevesinde analiz edilecektir.
Kadir Şeker, parkta bir erkeğin (Özgür Duran) bir kadına (Ayşe D.) yönelik sözlü ve fiziki şiddet uyguladığını görmüş, olaya müdahale ederek kadını kurtarmaya çalışmıştır. Müdahale sonrasında şiddet uygulayan fail ile Kadir Şeker arasında arbede yaşanmış, Şeker bu esnada yanında bulunan bıçakla faili ölümcül şekilde yaralamıştır. İlk derece mahkemesi, istinaf ve Yargıtay süreçlerinin ardından Kadir Şeker’in eylemi haksız tahrik altında kasten öldürme ve meşru müdafaa sınırının aşılması ekseninde değerlendirilerek neticeden hapis cezasına hükmedilmiş ve süreç infaz hukuku aşamasına taşınmıştır.
Türk Ceza Kanunu’nun 25. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, bir eylemin meşru müdafaa sayılabilmesi için hem saldırıya hem de savunmaya ilişkin katı şartların bir arada bulunması gerekir:
Saldırıya İlişkin Şartlar: Gerçekleşen, gerçekleşmesi muhakkak veya tekrarı tekerrür eden haksız bir saldırı olmalıdır. Olayda, üçüncü bir kişiye (şiddet gören kadına) yönelik haksız bir saldırı mevcuttur. Kanun koyucu, savunmanın sadece kişinin kendisine değil, “başkasına ait bir hakka” yönelen saldırılara karşı da yapılabileceğini (üçüncü kişi lehine meşru müdafaa) açıkça kabul etmiştir. Bu yönüyle Kadir Şeker’in müdahalesi başlangıç itibarıyla hukuka uygundur.
Savunmaya İlişkin Şartlar: Savunmanın haksız saldırıyı defedecek ölçüde olması, saldırgan ile savunma araçları ve yöntemleri arasında “orantı” bulunması şarttır. Vakanın kırılma noktası burasıdır: Şiddet uygulayan kişinin çıplak elle veya fiziksel güçle saldırdığı bir kesitte, Kadir Şeker’in doğrudan hayati bir organı (kalbi) hedef alabilecek nitelikte bir sustalı bıçakla karşılık vermesi, savunma ile saldırı arasındaki dengeyi ve “orantılılık” kriterini zedelemektedir.
Ceza hukukunda, meşru müdafaa şartları varken savunmanın dozajının kaçırılması “sınırın aşılması” olarak adlandırılır. TCK m. 27/2’ye göre; sınırın aşılması “mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan” ileri gelmişse faile ceza verilmez.
Kadir Şeker dosyasında savunma makamının en temel tezi bu maddenin uygulanması yönündeydi. Genç bir üniversite hazırlık öğrencisinin, sabıkalı ve kendisinden fiziksel olarak çok daha güçlü bir saldırgan karşısında düştüğü dehşet, heyecan ve korku hali dolayısıyla bıçak kullanmasının mazur görülmesi gerektiği savunulmuştur.
Ancak yüksek mahkeme ve yerel mahkeme, bıçağın taşınma şekli (taşınması yasak nitelikte bir bıçak olması) ve arbedenin gelişim dinamiklerini dikkate alarak, eylemin korku ve telaşla sınırın aşılmasından ziyade, kastın aşılması veya haksız tahrik dengesinde kalması gerektiğine hükmetmiştir.
Yargılama neticesinde Kadir Şeker’in eylemi beraatle (meşru müdafaa ile) değil, haksız tahrik indirimi uygulanmış bir mahkumiyetle sonuçlanmıştır. Hukuki gerekçenin temeli şudur: Saldırganın, Kadir Şeker’in iyi niyetli uyarısına hakaret ve fiziki saldırıyla karşılık vermesi, Şeker lehine haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemi (haksız tahriki) doğurmuştur.
Mahkeme, meşru müdafaanın “orantılılık” şartı gerçekleşmediği için doğrudan beraat kararı verememiş; ancak Kadir Şeker’in suça sürüklenmesindeki asıl etkenin maktulden gelen haksız saldırı ve hakaretler olduğunu kabul ederek TCK m. 29 uyarınca cezada en üst sınıra yakın bir indirim uygulamıştır.
Kadir Şeker Vakası, ceza hukukunun yazılı kuralları ile toplumsal adalet bilinci arasındaki o hassas gerilimi en net gösteren davadır. Toplum nezdinde “bir kadını kurtaran kahraman” olarak görülen bir öznenin, ceza hukuku dogmatiğinin “orantılılık ve araçların dengesi” süzgecinden geçtiğinde “haksız tahrik altında insan öldüren bir fail” olarak nitelendirilmesi, hukukun şekilci ve koruyucu yapısının bir sonucudur.
Bu vaka, sokaktaki haksız eylemlere müdahale eden vatandaşların hukuki sınırlarını çizmesi ve meşru müdafaada “ölçülülük” sınırının milimetrik olarak nasıl hayati bir öneme sahip olduğunu göstermesi açısından Türk ceza hukuku tarihinin en simgesel yapıtlarından biri olarak kalacaktır.

[elementor-template id=”Dilekçe Kataloğu Popup”]