
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme / Daire: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2026/1 Esas – 2026/1 Karar
Karar Tarihi: 08/05/2026
💡 UYUŞMAZLIĞIN KONUSU
Davanın Özeti: Hukuk yargılaması sürecinde, tarafların dava dilekçesinde açıkça belirtmedikleri veya talep etmedikleri yeni bir konunun, “kısmen ıslah” kurumu kullanılarak sonradan davaya dahil edilip edilemeyeceği hususunda içtihat birliğinin sağlanması amaçlanmıştır. İhtilaf Noktası; ıslahın dava dilekçesindeki eksiklikleri gidermek için sınırsız bir araç gibi kullanılıp kullanılamayacağı, usul ekonomisi ve savunma hakkı bağlamında tartışılmıştır.
📌 GEREKÇE
Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) uyarınca “ıslah”, tarafların usul işlemlerini bir defaya mahsus olmak üzere kısmen veya tamamen düzeltmesine imkan tanıyan bir kurumdur. Ancak ıslah, dava dilekçesinde hiç yer almayan, dava konusunun özünü değiştiren veya tamamen yeni bir talep sonucunun eklenmesi (dava konusunun genişletilmesi) için kullanılamaz. İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, dava dilekçesinde yer almayan bir talebin kısmen ıslah yoluyla davaya dahil edilmesinin, davanın temelini ve kapsamını hukuka aykırı şekilde değiştireceği sonucuna varmıştır. Usul hukukunun temel prensiplerinden olan “tarafların iddia ve savunmalarını dava dilekçesi/cevap dilekçesi aşamasında belirleme zorunluluğu” gereği, ıslah kurumu yeni bir dava konusu yaratma aracı olarak kullanılamaz.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, dava dilekçesinde yer almayan bir talebin kısmen ıslah yoluyla davaya dâhil edilemeyeceğine kesin olarak karar vermiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU
Bu karar, dava stratejisi açısından hayati bir mihenk taşıdır. Kanaatimizce, dava dilekçesi aşamasının “telafisi olmayan” bir süreç olduğu gerçeği, bu içtihat ile hukuk sistemimizde tam anlamıyla perçinlenmiştir. Düşüncemize göre, ıslah kurumuna güvenerek dava açılışında taleplerini eksik tutan veya stratejik bir “bekle-gör” taktiği izleyen taraflar, artık yargı önünde ciddi bir usul engeliyle karşılaşacaktır. Uygulayıcıların, dava dilekçesini hazırlarken tüm taleplerini eksiksiz bir şekilde kurgulaması ve hukuki altyapısını en başından kurması gerektiği kanaatindeyiz; aksi halde, ıslahın koruyucu kalkanına güvenmenin artık hukuki bir karşılığı kalmamıştır.
⚖️ REKABET YASAĞI DAVALARINDA GÖREVLİ MAHKEME: ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
🏛️ KARAR KÜNYESİ Mahkeme / Daire: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Esas / Karar No: 2026/1 Esas – 2026/1 Karar Karar Tarihi: 13/06/2025
💡 UYUŞMAZLIĞIN KONUSU Davanın Özeti: Türk Borçlar Kanunu’nun 444-447. maddeleri uyarınca rekabet yasağına aykırılık sebebiyle açılan davalarda görevli mahkemenin, asliye ticaret mahkemeleri mi yoksa iş mahkemeleri mi olduğu hususunda daireler arasındaki görüş ayrılığının giderilmesi amaçlanmıştır. İhtilaf Noktası; rekabet yasağının iş sözleşmesinin bir parçası mı sayılacağı yoksa Türk Ticaret Kanunu uyarınca mutlak ticari dava niteliği mi taşıyacağı üzerinde yoğunlaşmıştır.
📌 GEREKÇE Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’na dayanarak iş mahkemelerinin görevli olduğunu savunurken; 11. Hukuk Dairesi uyuşmazlığın Türk Ticaret Kanunu (TTK) m. 4 ve 5 kapsamında bir mutlak ticari dava olduğunu ve asliye ticaret mahkemelerinin görevli olduğunu belirtmiştir. Doktrindeki bölünme ve daireler arasındaki uygulama farklılıkları sebebiyle konu İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’na intikal etmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, 13.06.2025 tarihli görüşmesinde, Türk Borçlar Kanunu’nun 444-447. maddeleri uyarınca rekabet yasağına aykırılık sebebiyle açılacak davalarda görevli mahkemenin asliye ticaret mahkemesi olması gerektiğine üçte ikiyi aşan oy çokluğu ile kesin olarak karar vermiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Bu karar, rekabet yasağı davalarında görevli mahkemenin belirlenmesi açısından nihai ve tartışmaya kapalı bir yol haritası niteliğindedir. Kanaatimizce, uzun süredir devam eden belirsizliğin ve usulden ret kararlarının yarattığı “görev kargaşası” bu içtihat ile kesin olarak son bulmuştur. Düşüncemize göre, artık avukatların “görevsiz mahkemede dava açma” riski ortadan kalkmış, hukuki öngörülebilirlik sağlanmıştır. Uygulayıcıların, rekabet yasağına ilişkin taleplerini doğrudan asliye ticaret mahkemelerine yönlendirmesi, yargılama sürecini hızlandıracak ve usul ekonomisine büyük katkı sağlayacaktır.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme / Daire: Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2024/1 Esas – 2025/2 Karar
Başvuran Makam: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi
Karar Tarihi: 16.05.2025
💡 DAVA VE İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME SEBEPLERİNİN ÖZETİ
Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin başvurusunda; arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde yüklenicinin edimini süresinde ifa etmemesi üzerine açılan sözleşmenin geçersizliğinin tespiti veya geriye etkili feshi davalarında, üçüncü kişilere devredilen taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile arsa sahibi adına tescilinin de talep edildiği belirtilmiştir. Özel Dairenin yerleşik içtihadına göre, tarafların sözleşme gereğince birbirlerine yapmış oldukları devirler “avans” niteliğinde kabul edilmekte, sözleşmenin geriye etkili feshi hâlinde hukuki dayanak ortadan kalktığı için yükleniciden taşınmaz devralan üçüncü kişilerin Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 1023. maddesine dayalı iyiniyet savunmalarının dinlenemeyeceği kabul edilmekteydi. Ancak Dairede yapılan görüşmeler neticesinde çoğunluk tarafından; tapuya güvenerek arsa payı veya bağımsız bölüm satın alan ya da ipotek tesis ettiren üçüncü kişilerin iyiniyet savunmalarının dinlenmesi gerektiği, ancak somut olaya göre iyiniyetli olmadıklarının arsa sahibince ispat edilmesi hâlinde taşınmazların arsa sahibine dönebileceği düşüncesiyle yerleşik içtihattan dönülmesi gerektiği kabul edilmiş ve içtihatların birleştirilmesi talep edilmiştir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ
İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca yapılan incelemede, doktrindeki görüşler ve yasal düzenlemeler detaylıca değerlendirilmiştir. Türk hukuk sisteminde tapu kayıtlarının oluşumunda “illilik” (sebebe bağlılık) ilkesi geçerli olmakla birlikte, TMK’nın 1023. maddesiyle kurala bağlanan tapu siciline güven ilkesinin bunun istisnası olduğu vurgulanmıştır. Arsa sahibinin yeterli güvenceleri almadan, hiçbir yasal zorunluluğu bulunmamasına rağmen arsa paylarını inşaatın bitmesini beklemeksizin yükleniciye devrederek bu riski bizzat üstlendiği ifade edilmiştir. Arsa sahibi, tapu devrinin sözleşme nedeniyle yapıldığını tapunun beyanlar hanesine şerh vermek suretiyle üçüncü kişilerin iyiniyet iddialarını bertaraf edebilecekken bunu yapmamıştır. Yüklenici adına yapılan tescil işlemini her durumda “yolsuz tescil” kabul etmek toplumda onarılmaz zararlara yol açmakta ve adalet duygusunu zedelemektedir. TMK’nın 3. maddesi çerçevesinde üçüncü kişilerin iyiniyetli olması asıl olup, iyiniyetli olmadıklarını ispat etme yükü arsa sahibine aittir. Arsa sahibi, üçüncü kişinin yapacağı küçük bir araştırmayla taşınmazın gerçek durumunu öğrenebileceğini, tarafların yakın akraba veya ilişki içinde olduğunu ya da malın kısa sürelerle düşük bedelle el değiştirdiğini ispat ederek bu iyiniyet iddiasını çürütebilir. Dolayısıyla, üçüncü kişilerin iyiniyet iddiaları dinlenmeksizin tapularının iptal edilmesi Medeni Hukuk ve Borçlar Hukukunun temel ilkelerine aykırı bulunmuştur.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ
Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine konu taşınmazın, tapuda yükleniciye devredilmesinden sonra yüklenicinin arsa payı veya bağımsız bölümleri üçüncü kişilere satması veya ipotek tesis etmesi üzerine, sözleşmenin geçersizliğinin tespiti veya geriye etkili olarak feshedilmesi hâlinde; üçüncü kişilerin tapuya güvenerek ve iyiniyetli olarak aynî hak edindikleri iddialarının dinlenmesi, dolayısıyla iktisap edilen mülkiyet veya ipotek hakkının korunması gerektiğine, ancak somut olaya göre üçüncü kişilerin iyiniyetli olmadıklarının anlaşılması hâlinde taşınmazların arsa sahibine dönebileceğine, 16.05.2025 tarihinde yapılan birinci toplantıda oy birliği ile karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU
Bu içtihadı birleştirme kararı, Türkiye’deki gayrimenkul hukuku ve inşaat sektörü uygulamaları açısından devrim niteliğinde tarihi bir dönüm noktasıdır. Yargıtay, on yıllardır sürdürdüğü ve adeta mülkiyet hukukunun katı bir dogması haline gelen “avans tapu” teorisinden tamamen vazgeçmiştir. Eski uygulamada, müteahhidin inşaatı yarım bırakması veya sözleşmenin feshedilmesi halinde, tapuyu müteahhitten iyi niyetle satın alan veya taşınmaz üzerine ipotek koyan banka/üçüncü kişilerin tapuları hiçbir niyet denetimi yapılmaksızın doğrudan iptal edilerek arsa sahibine iade ediliyordu. Bu durum, devletin tuttuğu tapu siciline güvenerek birikimlerini konuta yatıran binlerce vatandaşı korumasız bırakıyor ve ciddi bir hak mahrumiyetine yol açıyordu.
Büyük Genel Kurul, bu kararla mülkiyetin tescilinde “illilik” prensibi bulunsa da, bunun en büyük istisnasının TMK m. 1023’te düzenlenen “Tapu Siciline Güven İlkesi” olduğunu çok net bir şekilde ortaya koymuştur. Kararın temel felsefesi, risk ve sorumluluk dengesine dayanmaktadır: Eğer bir arsa sahibi, henüz inşaat bitmeden müteahhide tapu devrediyorsa, kendi seçtiği müteahhidin riskini bizzat üstlenmiş demektir. Arsa sahibi bu riski, tapu kaydına sözleşmeyi şerh ederek veya beyanlar hanesine açıklama koyarak çok rahat bertaraf edebilecekken, bu özeni göstermeyip peşinen tapu devrediyorsa, bunun faturasını tapuya güvenen masum üçüncü kişilere kesemez.
Kararın getirdiği en hayati pratik sonuç, artık inşaat projesinden konut alan veya müteahhide kredi verip ipotek tesis eden üçüncü kişilerin otomatik olarak “kötü niyetli” sayılmayacağıdır. Aksine, iyiniyet asıldır ve müteahhitten taşınmaz alan üçüncü kişinin kötü niyetli olduğunu (yani müteahhidin inşaatı tamamlayamayacağını bildiğini veya bilebilecek durumda olduğunu) ispat yükü artık arsa sahibine yüklenmiştir. Bu karar, piyasadaki işlem güvenliğini tahkim eden, devletin tapu siciline olan inancı koruyan ve arsa sahiplerini daha basiretli davranmaya zorlayan, son derece adil ve ekonomik rasyonaliteye uygun bir içtihattır.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme / Daire: Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2022/2 Esas – 2025/1 Karar
Başvuran Makam: Yargıtay Birinci Başkanlığı (Hukuk Daireleri Arasındaki İçtihat Uyuşmazlığı)
Karar Tarihi: 21.03.2025
💡 DAVA VE İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME SEBEPLERİNİN ÖZETİ
Yargıtay Hukuk Dairelerinin kararları arasında; tüketici kredisi sözleşmesi imzalanırken ya da sonrasında verilen hapis, takas, mahsup, virman ve benzeri onay/rıza talimatlarına dayanarak bankaların emekli maaşlarına doğrudan bloke koyup koyamayacağı hususunda ciddi bir uyuşmazlık bulunmaktaydı. Bir kısım daire kararlarında; İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 82 ve 83/a maddeleri ile 5510 sayılı Kanun’un 93. maddesinde yer alan emredici hükümler uyarınca emekli maaşlarının haczedilemeyeceği, hacizden önceden feragatin geçersiz olduğu ve bankaların sözleşme hükümleriyle bu emredici yasakların arkasını dolanamayacağı savunulmaktaydı. Diğer bir kısım kararlarda ise; Anayasa ve Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde sözleşme özgürlüğü ile ahde vefa ilkelerinin geçerli olduğu, icra takip aşamasına geçilmeden önce borçlunun kendi rızasıyla verdiği virman ve mahsup talimatlarının tarafları bağlayacağı ve bunun rızai bir ödeme yöntemi olduğu ileri sürülmekteydi. Derece mahkemeleri ve Yargıtay daireleri arasındaki bu köklü uygulama farklılığının giderilmesi ve hukuki belirliliğin sağlanması amacıyla içtihatların birleştirilmesi talep edilmiştir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ
İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca yapılan incelemede, doktrindeki görüşler ve yasal düzenlemeler detaylıca değerlendirilmiştir. Kurul çoğunluğu tarafından; Anayasa’nın 48. maddesinde güvence altına alınan “Çalışma ve sözleşme hürriyeti” ile Türk Borçlar Kanunu’nun 26. maddesinde yer alan sözleşme serbestisi kararın temel dayanağı yapılmıştır. İcra ve İflas Kanunu ile 5510 sayılı Kanun’da yer alan “emekli maaşının haczedilemeyeceği” yönündeki emredici hükümlerin yalnızca cebri icra (takip) aşamasına ilişkin olduğu vurgulanmıştır. Bankanın gerçekleştirdiği bloke ve virman işlemlerinin icra organları kanalıyla yapılan bir haciz işlemi değil, sözleşmeye dayanan rızai bir ifa (ödeme) biçimi olduğu kabul edilmiştir. Sözleşme özgürlüğünü sınırlayan haczedilmezlik hükümlerinin istisnai nitelikte olduğu ve dar yorumlanması gerektiği, bu kuralların icra aşaması dışındaki rızai ödemeleri kapsayacak şekilde genişletilemeyeceği ifade edilmiştir. Ayrıca, aksi bir kabulün emekli maaşı dışında teminatı bulunmayan emeklilerin bankalardan kredi almasını imkansız hale getireceği ve ekonomik açıdan tüketiciyi daha zor durumda bırakacağı belirtilmiştir.
Karşı oy gerekçelerinde ise; emekli maaşının anayasal sosyal devlet ilkesi gereği asgari geçim güvencesi olduğu, henüz doğmamış maaş üzerinde önceden bloke yetkisi tanınmasının kişiyi yoksulluğa sürükleyeceği, matbu sözleşmelerdeki bu şartların “haksız şart” niteliğinde olduğu ve bankalara yasal olmayan imtiyazlı bir icra yetkisi tanıdığı savunulmuşsa da bu görüşler çoğunluk tarafından kabul görmemiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ
Tüketici kredisi sözleşmesi imzalanırken ya da sonrasında verilen hapis, takas, mahsup, virman ve benzeri onay/rıza talimatlarına dayanarak bankanın emekli maaşına doğrudan bloke koymasının mümkün olduğuna, taraflar arasındaki rızai talimatların ahde vefa ilkesi gereğince geçerli kabul edilmesi gerektiğine, uyuşmazlığın bu doğrultuda birleştirilmesine 21.03.2025 tarihinde yapılan toplantıda oy çokluğu ile karar verilmiştir.
⚖️ HUKUKİ DEĞERLENDİRME VE YORUM
Bu içtihadı birleştirme kararı, bankacılık uygulamaları ve tüketici hukuku dengesi açısından çok önemli bir dönüm noktasıdır. Yargıtay, uzun yıllardır alt derece mahkemelerinde ve daire kararlarında tartışılan “sosyal devlet/tüketicinin korunması” ile “sözleşme serbestisi/ahde vefa” ilkeleri arasındaki çatışmada net bir irade ortaya koyarak rızai ifaya üstünlük tanımıştır. Eski tereddütlü uygulamada, bankaların icra takibi başlatmadan doğrudan muvafakatnameye dayanarak yaptıkları kesintiler, tüketici mahkemeleri tarafından sıklıkla “haciz yasağının dolanılması” veya “haksız şart” olarak nitelendirilip iptal ediliyordu.
Büyük Genel Kurul, bu kararla cebri icra aşaması ile rızai borç ödeme aşaması arasına kalın bir hukuki çizgi çekmiştir. Kararın getirdiği en hayati pratik sonuç; emekli vatandaşların bankalardan kredi kullanırken verdikleri virman, takas ve mahsup talimatlarının artık hukuken tamamen arkasında durulması gereken birer irade beyanı sayılmasıdır. Bu durum, teminat yetersizliği nedeniyle finansmana erişimde zorluk yaşayan emekliler için kredi musluklarının açık kalmasını sağlayan ekonomik bir rasyonalite barındırsa da, borç sarmalına giren tüketicilerin temel geçim kaynağı olan maaş koruma kalkanını sözleşme aşamasında tamamen işlevsiz bırakma riskini de taşımaktadır.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme / Daire: Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2021/5 Esas – 2023/2 Karar
Başvuran Makam: Yargıtay Birinci Başkanlığı
Karar Tarihi: 28.04.2023
💡 İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME SEBEPLERİN ÖZETİ
Yargıtay daireleri arasında, yerel mahkeme hükümlerinde kanun yolu başvuru süresinin yasal süreden daha uzun veya hatalı gösterilmesi durumunda, bu hatanın doğuracağı hukuki sonuçlar yönünden derin görüş ayrılıkları meydana gelmiştir. Yargıtay 9. ve 11. Hukuk Dairesi; HMK’nın 90. ve 94. maddeleri uyarınca kanuni sürelerin kesin ve hak düşürücü olduğunu, hakimin bu süreleri artırıp eksiltemeyeceğini ve hatalı sürenin taraflara hak bahşedemeyeceğini savunmuştur. Bu daireler aksine bir kabulün karşı taraf yararına oluşan usuli kazanılmış hakkı, kanunların genelliği ile eşitlik ilkelerini ihlal edeceğini ileri sürmüştür. Buna karşılık 2, 3, 8, 10 ve (kapatılan) 20. Hukuk Dairesi ise Anayasa’nın 36. ve 40/4. maddeleri ile HMK’nın 297/1-ç maddesinin devlete yüklediği “başvuru yolları ve sürelerini doğru gösterme” ödevi uyarınca mahkemenin kendi hatasının faturasının vatandaşa kesilemeyeceğini, mahkemeye erişim hakkı gereği hatalı gösterilen süre içinde yapılan başvuruların kabul edilmesi gerektiğini savunmuştur. Uygulamadaki bu ağır çelişkiyi gidermek amacıyla içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmiştir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ
İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca yapılan hukuki değerlendirmede, Anayasa’nın 36. maddesinde koruma altına alınan hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkının en önemli unsurlarından biri olan “mahkemeye erişim hakkı” esas alınmıştır. Kurul, Anayasa’nın 40/2. maddesinin devlete sadece bir usulü gösterme değil, bunu doğru ve yanıltmayacak şekilde gösterme yükümlülüğü yüklediğini vurgulamıştır. Karmaşık mevzuat yapıları karşısında bireyin devletin resmi yargı organının kararına güvenerek hareket etmesi “hukuki güven ve öngörülebilirlik” ilkelerinin bir gereğidir. Mahkemenin kendi hatasından kaynaklanan bir yanılgının, hak arayan bireyin aleyhine sonuç doğurması ve katı bir şekilcilikle hakkın esasına girilmesini engellemesi kabul edilemez. Kamu düzenini ilgilendiren süreler ve adil yargılanma hakkı söz konusu olduğunda, karşı taraf lehine korumaya değer bir usuli kazanılmış hakkın doğmayacağı, devletin kendi hatasından yararlanarak adalet mekanizmasını kapatamayacağı belirtilmiştir. Ancak bu korumanın makuliyet sınırları içinde kalması, kanunda hiç yer almayan ya da dürüstlük kuralına aykırı derecede uzun olan süreleri kapsamaması gerektiği de kurulca not edilmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ
Hukuk davalarında, hükümde kanun yolu süresinin hatalı gösterilmesi halinde, hatalı gösterilen kanun yolu süresi içerisinde yapılan kanun yolu başvurusunun incelenmesi gerektiğine 28.04.2023 tarihinde yapılan üçüncü toplantıda oy çokluğu ile karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU
Bu içtihadı birleştirme kararı, kanaatimizce Türk yargı pratiğinde uzun süredir devam eden katı şekilci ve usul odaklı hak kayıplarını engelleyen, tam anlamıyla “önce insan ve hak” diyen vizyoner bir adımdır. Mahkemelerin gerekçeli veya kısa kararlarında kanun yolu sürelerini sıkça hatalı gösterdiği gerçeği karşısında, bu hatanın bedelinin vatandaşa ödetilmesi adalet duygusunu derinden yaralamaktaydı.
Düşüncemiz odur ki; Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun anayasal hakları ve özellikle devletin vatandaşına karşı doğru bilgi verme yükümlülüğünü (Anayasa m. 40/2) ön planda tutması hukuk devleti ilkesinin tam bir yansımasıdır. Kanaatimizce, aksinin kabulü yani “hakim hata yapsa da kanun esastır, süre kaçmıştır” yaklaşımı, yargıya olan güveni sarsacak ve bireyi kendi devletinin mahkemesine karşı güvensiz kılacaktı. Karşı oylarda belirtilen “yasama yetkisinin gaspı”, “müktesep hakkın ihlali” veya “belirsizlik” endişeleri teorik olarak anlaşılabilir olsa da, pratiğin getirdiği mağduriyetler karşısında sönük kalmaktadır.
Ayrıca vurgulamak gerekir ki, düşüncemiz doğrultusunda bu karar, mahkeme yazı işleri müdürlükleri ve hakimler üzerinde de kararları daha dikkatli yazma noktasında dolaylı bir oto-kontrol sağlayacaktır. Zira yapılan bir hatanın davanın kesinleşmesini geciktirebileceği gerçeği, uygulayıcıları daha titiz olmaya zorlayacaktır. Sonuç olarak bu içtihat, kanaatimizce vatandaşın devlete ve yargı kararlarına olan güvenini hukuki koruma altına alan, usul kurallarının hak arama hürriyetini boğmasına izin vermeyen son derece isabetli ve adil bir karardır.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme / Daire: Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2021/2 Esas – 2023/1 Karar
Başvuran Makam: Yargıtay Birinci Başkanlığı
Karar Tarihi: 20.01.2023
💡 DAVA VE İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME SEBEPLERİNİN ÖZETİ Yargıtay daireleri arasında, rehin veya ipotekle teminat altına alınmış ve aynı zamanda bir kambiyo senedine bağlanmış alacakların tahsili amacıyla, alacaklının “tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla” dahi olsa aynı anda hem rehnin paraya çevrilmesi yoluyla hem de kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla birlikte takip başlatıp başlatamayacağı hususunda derin görüş ayrılıkları meydana gelmiştir. Bazı daireler, alacaklının haklarını güvenceye almak adına her iki takibi birden yürütmesinde hukuki bir engel olmadığını ve “tahsilde tekerrür olmama” şerhinin borçluyu mükerrer ödemeden koruduğunu savunmuştur. Buna karşılık diğer daireler ise İİK’nın 45. maddesindeki istisnanın alacaklıya kümülatif (birlikte) bir hak değil, yalnızca bir “seçimlik hak” tanıdığını; aynı anda iki ayrı takip açılmasının borçlu üzerinde haksız bir takip baskısı, gereksiz icra masrafı ve vekalet ücreti yükü yaratacağını ileri sürmüştür. Uygulamadaki bu ağır çelişkiyi gidermek amacıyla içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmiştir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca yapılan hukuki değerlendirmede, İcra ve İflas Kanunu’nun 45. maddesinin mantığı, usul ekonomisi ve dürüstlük kuralı esas alınmıştır. Kurul, alacağın kambiyo senedine bağlı olması durumunda alacaklıya tanınan imkanın bir “seçimlik hak” olduğunu, her iki takip yolunun aynı anda yürütülmesine olanak sağlayan bir kümülatif hak olmadığını vurgulamıştır. “Tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla” şerhi düşülmüş olsa dahi, aynı borç için iki ayrı icra takibinin eş zamanlı olarak yürütülmesi; borçlunun birden fazla takiple karşılaşmasına, haksız yere icra masrafları ve ekstra vekalet ücretlerine maruz kalmasına yol açmaktadır. Bu durum Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralına ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 30. maddesinde düzenlenen usul ekonomisi ilkesine açıkça aykırıdır. Kamu düzenini yakından ilgilendiren mükerrer takip yasağı ve derdestlik ilkeleri uyarınca, bu şekilde başlatılan ikinci takibin iptali isteminin süresiz şikayete tabi olduğu belirtilmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ Rehinle teminat altına alınmış ve ayrıca kambiyo senedine bağlanmış bir alacağın tahsili amacıyla, alacaklı tarafından tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla hem rehnin paraya çevrilmesi yolu ile hem de kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile birlikte (aynı anda) takip yapılamayacağına 20.01.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Bu içtihadı birleştirme kararı, kanaatimizce icra takibi süreçlerinde alacaklıların “nasıl olsa tahsilde tekerrür olmamak kaydı koyuyorum” diyerek borçlular üzerinde kurduğu aşırı ve haksız takip baskısını engelleyen, tam anlamıyla “menfaatler dengesini ve hakkın dürüstçe kullanımını” koruyan son derece isabetli bir adımdır. Uygulamada alacaklıların eş zamanlı olarak hem ipoteği paraya çevirmeye çalışması hem de borçlunun tüm mal varlığına kambiyo yoluyla haciz yağdırması adalet duygusunu ve borçlunun ekonomik varlığını derinden yaralamaktaydı.
Düşüncemiz odur ki; Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun usul ekonomisini ve dürüstlük kuralını ön planda tutarak bu takipleri “kümülatif” değil “seçimlik” olarak nitelendirmesi hukuk devleti ilkesinin ve borçlu hukukunun korunmasının bir yansımasıdır. Kanaatimizce, aksinin kabulü yani mükerrer takiplere göz yumulması, borçluların fahiş icra masrafları altında ezilmesine ve yargı mekanizmasının aynı alacak için mükerrer iş yüküyle hırpalanmasına yol açacaktı. Karşı görüşlerde yer alan “alacaklının alacağına en hızlı şekilde kavuşması” veya “şerhin koruyuculuğu” argümanları teorik olarak anlaşılabilir olsa da, borçlunun karşı karşıya kaldığı orantısız masraf ve haciz baskısı gerçeği karşısında sönük kalmaktadır.
Sonuç olarak bu içtihat, kanaatimizce icra hukukunun temel prensiplerinden olan “borçlunun durumunun haksız yere ağırlaştırılmaması” ilkesini hukuki koruma altına alan, usul kurallarının ve alacaklı haklarının birer ekonomik silaha dönüşmesine izin vermeyen, pratik açıdan çok değerli ve adil bir karardır.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme / Daire: Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2021/1 Esas – 2022/3 Karar
Başvuran Makam: Yargıtay Birinci Başkanlığı
Karar Tarihi: 03.06.2022
💡 DAVA VE İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME SEBEPLERİNİN ÖZETİ Yargıtay hukuk daireleri arasında, icra takipleri ve adli yargılama süreçlerinde borçluya veya davalıya yapılan tebligatların usulsüz olması durumunda, bu usulsüzlüğün savunma hakkını ve adil yargılanma hakkını ne derece sakatladığı, usulsüz tebligat şikayetlerinin süreye tabi olup olmadığı ve bu durumun kamu düzenini ilgilendirip ilglendirmediği hususunda derin görüş ayrılıkları meydana gelmiştir. Bazı daireler, tebligat usulsüzlüğü iddialarının kanunda öngörülen belirli şikayet süreleri içinde ileri sürülmesi gerektiğini, aksi takdirde takibin veya yargılama adımlarının kesinleşeceğini savunmuştur. Buna karşılık diğer daireler ise savunma hakkının ve hukuki dinlenilme hakkının doğrudan kamu düzenine ilişkin olduğunu; usulsüz tebligat ile tarafların yargılamadan haberdar edilmemesinin en temel anayasal hakları ihlal ettiğini ve bu nedenle süresiz şikayete tabi olması gerektiğini ileri sürmüştür. Uygulamadaki bu ağır çelişkiyi gidermek ve savunma hakkının sınırlarını netleştirmek amacıyla içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmiştir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca yapılan hukuki değerlendirmede, Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen hak arama hürriyeti, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 27. maddesinde yer alan hukuki dinlenilme hakkı ve Tebligat Kanunu’nun emredici hükümleri esas alınmıştır. Kurul, savunma hakkının sadece basit bir usul kuralı olmadığını, yargılamanın adil ve dürüst bir şekilde yürütülmesini sağlayan, kamu düzenine ait en temel sütunlardan biri olduğunu vurgulamıştır. Tarafların iddia ve savunmalarını yargı merci önünde dile getirebilmeleri, ancak kendilerine usulüne uygun bir tebligat yapılması ve yargılamadan haberdar edilmeleri ile mümkündür. Usulsüz tebligat ile savunma hakkı fiilen ortadan kaldırılan bir tarafın, hakkındaki işlemlerden haberdar olmadığı bir süreçte hak düşürücü sürelere veya kesin sürelere tabi tutulması adalet duygusunu zedeler. Bu doğrultuda Kurul, savunma hakkının tam anlamıyla korunabilmesi ve hukuki dinlenilme hakkının ihlal edilmemesi adına, usulsüz tebligata dayalı savunma hakkı kısıtlamalarına karşı yapılacak şikayetlerin kamu düzeni kapsamında ve süresiz olarak ileri sürülebileceğini kabul etmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ Savunma hakkının ve hukuki dinlenilme hakkının doğrudan kamu düzenini ilgilendiren anayasal ve usuli bir hak olduğuna; usulüne uygun tebligat yapılmaksızın taraf teşkilinin sağlanmaması veya savunma hakkının kısıtlanması durumunda ortaya çıkan usulsüzlüklerin, menfaat dengesi ve dürüstlük kuralı gereğince süresiz şikayete tabi tutulması gerektiğine 03.06.2022 tarihinde oy çokluğuyla karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Bu içtihadı birleştirme kararı, kanaatimizce yargılama ve icra süreçlerinde “şekli şekil için değil, hak için” işleten, usul kurallarının tarafların en temel anayasal haklarını yutmasına izin vermeyen son derece devrimsel ve hakkaniyetli bir adımdır. Uygulamada, usulsüz tebligatlar nedeniyle davalardan veya icra takiplerinden haberdar olamayan borçlu ve davalıların, sırf “süreyi kaçırdın” denilerek mallarını kaybetmesi ya da kendilerini savunma fırsatı bulamadan mahkum olmaları adalet duygusunu derinden yaralamaktaydı.
Düşüncemiz odur ki; Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun savunma hakkını sadece basit bir usul kuralı değil, “hukuki dinlenilme hakkının” ayrılmaz bir parçası ve kamu düzeninin temel unsuru olarak nitelendirmesi hukuk devleti ilkesinin tam bir yansımasıdır. Kanaatimizce, aksinin kabulü yani usulsüz tebligatın yarattığı hak kayıplarının katı süre sınırlarıyla geçiştirilmesi, yargı mekanizmasını tek taraflı bir infaz aracına dönüştürebilirdi. Karşı görüşlerde yer alan “hukuki istikrar” veya “takibin/yargılamanın bir an önce bitirilmesi” argümanları pratik açıdan anlaşılabilir olsa da, bir insanın kendisini savunma hakkı elinden alınarak inşa edilen bir hukuki istikrarın meşruiyeti her zaman sakat kalacaktır.
Sonuç olarak bu içtihat, kanaatimizce Türk yargı pratiğinde “taraf teşkili ve savunma hakkı sağlanmadan atılan her adımın malul olduğu” gerçeğini perçinleyen, usulün esasa feda edilmesini engelleyen ve adil yargılanma hakkını en üst düzeyde koruma altına alan çok kıymetli bir kılavuzdur.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme / Daire: Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2019/5 Esas – 2022/1 Karar
Başvuran Makam: Yargıtay Birinci Başkanlığı
Karar Tarihi: 18.02.2022 (Resmî Gazete Yayını: 04.11.2022 – Sayı: 32003)
💡 DAVA VE İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME SEBEPLERİNİN ÖZETİ Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve daireleri arasında, henüz ifa zamanı gelmemiş (vadesi gelmemiş, muaccel olmayan, müeccel) bir alacak için açılmış davalarda mahkemenin ne şekilde karar vermesi gerektiği ve buna bağlı olarak davalı lehine hükmedilecek vekalet ücretinin maktu mu yoksa nispi mi olacağı hususunda derin görüş aykırılıkları ortaya çıkmıştır. Bazı daireler ve Hukuk Genel Kurulu kararlarında, davanın esastan reddedilerek davalı lehine nispi vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği savunulmuştur. Buna karşılık diğer daireler ise muaccel olmayan bir alacak için dava açılmasında güncel bir hukuki yararın bulunmadığını, hukuki yararın HMK uyarınca bir “dava şartı” olduğunu ve bu sebeple davanın usulden reddedilerek maktu vekalet ücreti takdir edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Uygulamadaki bu ağır çelişkiyi gidermek amacıyla içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmiştir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca yapılan hukuki değerlendirmede; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun ifa ve muacceliyete ilişkin hükümleri ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun dava şartlarını düzenleyen emredici kuralları esas alınmıştır. Kurul, alacağın muaccel olmamasının borçluya “vadeden önce ifaya zorlanamama” hakkı tanıdığını; alacaklının ise henüz talep hakkı doğmadığından dava açmakta doğmuş ve güncel bir hukuki yararının bulunmadığını tespit etmiştir. Hukuki yarar, HMK’nın 114/1-h maddesi uyarınca olumlu bir dava şartıdır. HMK’nın 115/2. maddesi gereğince dava şartı noksanlığının tespiti halinde davanın usulden reddi zorunludur. Dolayısıyla, “zamansız/erken açılmış dava” niteliğindeki bu davalarda işin esasına girilerek esastan ret kararı verilemez. Usulden ret kararı verilmesinin doğal bir sonucu olarak da yargılama giderlerinden olan vekalet ücretinin Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin (A.A.Ü.T.) 7/2. maddesi gereğince maktu olarak tayin edilmesi gerekmektedir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ İfa zamanı gelmemiş (vadesi gelmemiş, muaccel olmayan, müeccel) bir alacak için açılmış davada, mahkemece ifa zamanının henüz gelmediği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmesi gerektiğine 18.02.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Bu içtihadı birleştirme kararı, kanaatimizce Türk usul hukukundaki en temel karmaşalardan birini çözen, usul kurallarının katılığı ile maddi hukukun gerçekliğini harika bir dengede buluşturan son derece isabetli bir adımdır. Uygulamada, henüz vadesi dahi gelmemiş alacaklar için davası reddedilen alacaklıların, bir de fahiş nispi vekalet ücretleri altında ezilerek adeta cezalandırılması hakkaniyet ilkeleriyle bağdaşmamaktaydı.
Düşüncemiz odur ki; Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun “hukuki yararı” bir dava filtresi olarak kabul edip, erken açılan davaları “usuli eksiklik” olarak nitelendirmesi son derece meşrudur. Kanaatimizce, aksinin kabulü yani bu davaların esastan reddedilmesi, maddi anlamda kesin hüküm oluşturacak ve alacağın vadesi geldiğinde dahi yeniden dava edilememesi gibi telafisi imkansız adaletsizliklere yol açabilecekti. Karşı görüşlerde yer alan ve işin esasına girilerek karar verilmesini savunan argümanlar teorik zorlamalardan ibaret olup, dava şartlarının emredici karakteri ve borçlunun vadeye güvenme hakkı karşısında zayıf kalmaktadır.
Sonuç olarak bu içtihat, kanaatimizce “hak arama özgürlüğünün dürüstlük kuralları içinde kullanılması” ilkesini perçinleyen, alacaklıların vaktinden önce yargı organlarını meşgul etmesini engelleyen ve dava şartı kurumunun işlevselliğini koruyan çok değerli bir yargısal kılavuzdur.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme / Daire: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2021/7 Esas – 2022/2 Karar
Başvuran Makam: Yargıtay 11. Hukuk Dairesi
Karar Tarihi: 22.04.2022 (Resmî Gazete Yayını: 08.10.2022 – Sayı: 31977)
💡 DAVA VE İÇTİHADI BİRLEŞTİRME SEBEPLERİN ÖZETİ Çeşitli Türk bankalarındaki mevduat hesaplarının, mudilerin rızası dışında veya banka yönetici ve çalışanlarının yönlendirmeleriyle yurt dışındaki off shore bankalarına aktarılması sonrasında, mudiler tarafından Türk bankaları ve yöneticileri aleyhine açılan tazminat davalarında zamanaşımının başlangıç tarihi konusunda Yargıtay daireleri ve kararları arasında ciddi görüş aykırılıkları doğmuştur.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin önceki kararlarında; zararın off shore bankaları aleyhine yasal işlem yapılmasından sonra doğacağı, paranın off shore bankasından fiilen tahsil edilemediği anda veya tahsil edilme olanağının kalmadığının anlaşıldığı tarihte zamanaşımının başlayacağı kabul edilmekteydi. Ancak Dairenin bu yerleşmiş görüşünden dönmek istemesi ve zamanaşımı başlangıcı hususunda kesin bir standardın belirlenmesi amacıyla içtihatların birleştirilmesi talep edilmiştir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu tarafından yapılan değerlendirmede, Türkiye’de mukim bankalar veya ortakları tarafından yurt dışında kurulan off shore bankalarının esasında Türk bankacılık ve vergi mevzuatından kurtulmak amacıyla kurulan fiktif (paravan) şirketler olduğu saptanmıştır. Mudilerin bu sistem üzerinden haksız fiile maruz bırakılarak dolandırıldıkları tespit edilmiştir.
Kurul, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 60. maddesinde haksız fiil sorumluluğu için öngörülen zamanaşımı sürelerini analiz etmiştir. On yıllık mutlak zamanaşımı süresinin başlangıcında objektif olarak “haksız fiilin gerçekleştiği tarihin” esas alınması gerektiği, zararın daha sonra doğmasının bu başlangıç anını öteleyemeyeceği vurgulanmıştır. Haksız fiilin gerçekleştiği an ise paranın ilk kez off shore bankası hesabına aktarıldığı andır. Bu doğrultuda zamanaşımı başlangıcı için belirsizlik içeren ihtimaller yerine objektif ve öngörülebilir olan aktarma tarihinin esas alınmasına karar verilmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ Mudilerin off shore alacaklarının tahsiline yönelik açtıkları davalarda zamanaşımının başlangıcının tespitinde off shore hesabına aktarma tarihinin esas alınması gerektiğine 22.04.2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Bu içtihadı birleştirme kararı, yıllarca süregelen off shore uyuşmazlıklarında hukuki belirliliği ve güvenliği sağlama gayesiyle alınmış radikal bir karardır. Yargıtay’ın on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin başlangıcı için objektif kriter olan “fiilin işlendiği tarihi” (paranın aktarılma anını) esas alması, teorik açıdan haksız fiil hukuku prensipleriyle (özellikle 6098 sayılı TBK m. 72’deki lafzi netlikle) uyumlu görünmektedir.
Ancak karşı oy yazısında da isabetle belirtildiği üzere; mudilerin geçmişte açtığı davaların bizzat Yargıtay tarafından “erken açıldığı” gerekçesiyle usulden reddedildiği, ceza davalarının ve bankaların fiktif niteliklerinin ancak 2000’li yılların ortasında kesinleşen yargı kararlarıyla ortaya çıktığı gerçeği göz ardı edilmiştir. Henüz davanın açılmasının hukuken mümkün olmadığı, zararın mudi tarafından öğrenilmesinin imkânsız olduğu bir dönemde zamanaşımı süresinin çoktan işlemeye başladığını kabul etmek, hakkın aranmasını fiilen imkânsız kılmaktadır. 1994 yılında parasını yatıran bir mudinin, 2004 yılına kadar dava açmasının Yargıtay kararlarıyla engellendiği, 2004 yılından sonra açtığı davanın ise “10 yıllık mutlak zamanaşımı doldu” gerekçesiyle reddedileceği bir sarmal yaratılmıştır.
Kanaatimizce bu karar, haksız fiili gerçekleştiren failleri ve paravan bankacılık faaliyeti yürüten kurumları koruyan, buna mukabil ağır hak kayıplarına yol açan adaletsiz sonuçlar doğurmaya elverişlidir. Hukuki güvenlik ilkesi borçlu için koruma sağlarken, alacaklının hak arama hürriyetini ve dürüstlük kuralını tamamen ortadan kaldırmamalıdır.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme / Daire: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2020/2 Esas – 2021/3 Karar
Başvuran Makam: Yargıtay Birinci Başkanlığı (Görüş aykırılığı saptanan Özel Daireler: 11, 12, 14, 15, 19, 20 ve 23. Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu)
Karar Tarihi: 12.11.2021 (Resmî Gazete Yayını: 01.04.2022 – Sayı: 31796)
💡 İÇTİHADI BİRLEŞTİRME SEBEBİNİN ÖZETİ Kooperatiflerin ve özellikle konut yapı kooperatiflerinin tacir veya ticaret şirketi sayılıp sayılamayacağı, buna bağlı olarak tacir olmanın ağır hukuki sonuçlarından sorumlu tutulup tutulamayacağı hususunda Yargıtay’ın hukuk daireleri arasında uzun yıllardır süregelen köklü görüş ayrılıkları ve uygulama farklılıkları bulunmaktaydı.
Bir kısım daireler (11, 12, 14 ve 19. Hukuk Daireleri), mevzuattaki açık düzenlemeler uyarınca kooperatiflerin ticaret şirketi ve dolayısıyla kanunen tacir olduğunu savunurken; diğer bir kısım daireler ise (15, 20 ve 23. Hukuk Daireleri), kooperatiflerin temel amacının kâr elde edip ortaklara dağıtmak olmadığını, sosyal yönü ağır basan, dayanışma amaçlı kendine özgü yapılar olduğunu ileri sürerek tacir sayılmamaları gerektiğini savunmaktaydı. Bu klikleşmenin giderilmesi amacıyla içtihatların birleştirilmesi talep edilmiştir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, kooperatiflerin hukuki niteliğine ilişkin tarihsel süreci ve yasal mevzuatı detaylıca incelemiştir. Yapılan değerlendirmelerde şu hukuki dayanaklar öne çıkmıştır:
1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 1. maddesinde 2004 yılında (5146 sayılı Kanun ile) yapılan değişiklikle kooperatif tanımındaki “teşekkül” ibaresinin kaldırılarak yerine bilinçli olarak “ortaklık” ibaresinin getirildiği, böylece kooperatiflerin bir şirket türü olduğunun netleştirildiği vurgulanmıştır.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 124. maddesinin 1. fıkrasında ticaret şirketleri açıkça sayılmış ve kooperatifler de bu sayımın içinde “ticaret şirketi” olarak konumlandırılmıştır. Kanun’un gerekçesinde de bu durumun geçmişteki tüm teorik tartışmaları sonlandırmak amacıyla nitelendirildiği açıkça belirtilmiştir.
TTK’nın 16/1. maddesi uyarınca, tüm ticaret şirketleri tüzel kişilik kazandıkları andan itibaren (ticaret siciline tescil ile) doğrudan ve kanunen tacir sıfatına sahip olurlar. Gerçek kişilerden farklı olarak ticaret şirketlerinde ayrıca “ticari işletme işletme” şartı aranmaz.
Kooperatiflerin tek amacının kâr elde etmek olmaması, ortaklarının ekonomik menfaatlerini geliştirmeyi amaçlayan ticari birer ortaklık oldukları gerçeğini ve ekonomik amaçlarını değiştirmemektedir. Kooperatiflerin ticaret siciline tescili, ticari defter tutma zorunluluğu, iflas ve konkordatoya tabi olmaları da bu niteliği desteklemektedir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ Kooperatiflerin/yapı kooperatiflerinin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu kapsamında tacir/ticaret şirketi sayılacaklarına 12.11.2021 tarihinde yapılan ilk oturumda üçte ikiyi aşan oy çokluğu ile kesin olarak karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun bu kararı, pozitif hukukun lafzına ve kanun koyucunun TTK m. 124 gerekçesinde açıkça ortaya koyduğu iradeye tam manasıyla sadık kalan, net bir karardır. Ticaret hukuku teorisinde kooperatiflerin “şirketler” üst başlığı altında incelenmesi ve TTK’nın lafzi yorumu karşısında aksine bir karar verilmesi zaten “kanuna aykırı (contra legem) yorum” teşkil edecekti. Bu yönüyle karar, ticari hayatta hukuki öngörülebilirliği tesis etmiştir.
Ancak, karşı oy yazısında yer verilen son derece güçlü sosyo-ekonomik ve felsefi eleştirileri de göz ardı etmemek gerekir. Kültürümüzdeki imece ve ahilik geleneğinin hukuki birer yansıması olan, özellikle kâr amacı gütmeyen, kısıtlı bütçelerle üyelerini ev sahibi yapmaya çalışan konut yapı kooperatiflerini; basiretli iş adamı gibi davranma yükümlülüğü, genel işlem şartlarından yararlanamama, sözleşmesel cezai şartların indirilmesini isteyememe ve en önemlisi doğrudan iflasa tabi olma gibi tacir olmanın çok ağır hukuki rejimine tabi tutmak hakkaniyete ve adalete aykırı sonuçlar doğurabilecektir. TTK m. 124’ün kendi içinde kooperatifi ne şahıs ne de sermaye şirketi olarak sınıflandıramamış olması da kooperatiflerin bu nevi şahsına münhasır yapısını doğrulamaktadır.
Sonuç olarak; Yargıtay kanun lafzını kusursuz işletmiş olsa da, sosyal ve ekonomik realitede zayıf sermayeli kooperatiflerin omuzlarına ticari şirketlerle aynı ağırlıkta yükler bindirilmiştir. Kararın uygulamadaki bu sert etkilerini yumuşatmak adına, yapı kooperatifleri gibi kâr amacı gütmeyen spesifik türler için gelecekte özel yasal muafiyetlerin getirilmesi isabetli olacaktır.
Mahkeme / Daire: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2019/4 Esas – 2020/1 Karar
Başvuran Makam: İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 8. ve 9. Hukuk Dairesi Başkanlıkları (Görüş aykırılığı saptanan Özel Daireler: Yargıtay 11. Hukuk Dairesi ve 17. Hukuk Dairesi)
Karar Tarihi: 19.06.2020 (Resmî Gazete Yayını: 11.11.2020 – Sayı: 31301)
Bölge Adliye Mahkemelerinin (istinaf) fiilen faaliyete geçtiği 20.07.2016 tarihinden sonra, 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 30/12. maddesi kapsamında Sigorta Tahkim Komisyonu İtiraz Hakem Heyeti tarafından verilen kırk bin Türk Lirasının üzerindeki kararlara karşı başvurulacak kanun yolunun istinaf mı yoksa temyiz mi olduğu hususunda Yargıtay’ın ilgili daireleri arasında köklü bir uygulama ve görüş aykırılığı baş göstermiştir.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi; Sigortacılık Kanunu’nun özel kanun niteliğinde olduğunu, HMK’nın yürürlüğe girmesinden sonra yapılan yasal değişikliklerde dahi “temyiz” ibaresinin bilinçli olarak korunduğunu ve genel hukuk kuralları uyarınca itiraz hakem heyeti kararlarına karşı doğrudan temyiz yoluna başvurulması gerektiğini savunmaktaydı. Buna karşılık 17. Hukuk Dairesi; istinaf mahkemelerinin kurulmasıyla birlikte ülkemizde iki dereceli (istinaf-temyiz) bir denetim mekanizmasının kurulduğunu, doğrudan temyize gidilmesinin Yargıtay’ı ilk derece denetim mercii haline getireceğini ve maddi-hukuki denetim için öncelikle istinaf kanun yoluna başvurulması gerektiğini ileri sürmekteydi. Bu uyuşmazlığın giderilmesi amacıyla içtihatların birleştirilmesi talep edilmiştir.
İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, sigorta tahkiminin kurumsal yapısını, yasal gelişimini ve iç tahkim ile olan farklarını kapsamlı şekilde inceleyerek şu hukuki gerekçelere dayanmıştır:
Özel Kanun – Genel Kanun İlişkisi: 6100 sayılı HMK genel kanun, 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu ise özel kanun niteliğindedir. Özel kanunda açık hüküm bulunması halinde genel kanun hükümlerine gidilmesi hukuk metodolojisine aykırıdır.
Kanun Koyucunun Bilinçli İradesi ve “Temyiz” Israrı: HMK’nın 01.10.2011’de yürürlüğe girmesinden sonra, yasa koyucu 13.06.2012 (6327 s. K.) ve 03.04.2013 (6456 s. K.) tarihlerinde Sigortacılık Kanunu’nun 30. maddesinde esaslı değişiklikler yapmıştır. Bu değişikliklerde HMK m. 439’daki “iptal davası” sistemine atıf yapmak yerine, metinde “temyize gidilebilir” ifadesini bilinçli olarak muhafaza etmiş ve kendi özel temyiz nedenlerini fıkra metnine eklemiştir.
“Atlamalı Temyiz” ve Sürecin Kendi İçindeki Çift Dereceli Yapısı: Sigorta tahkimi, Komisyon bünyesinde zaten iki dereceli yargılamaya benzer bir süzgeç kurmuştur. Önce uyuşmazlık hakemi karar vermekte, ardından 10 gün içinde 3 kişilik uzman “İtiraz Hakem Heyeti” nezdinde itiraz edilebilmektedir. İtiraz hakem heyeti kararı üzerine bir de istinaf ve ardından temyiz yolları eklenirse yargılama 4 aşamalı hale gelecek ve sistemin hızlı, pratik ve ekonomik olma niteliği (ratio legis) tamamen ortadan kalkacaktır.
Hak Arama Özgürlüğü ve Esastan Denetim İhtiyacı: HMK m. 439 uyarınca hakem kararlarına karşı açılacak iptal davasının kapsamı şekli nedenlerle sınırlandırılmıştır. Oysa bireysel çıkar eksenli sigorta uyuşmazlıklarında esastan (maddi vakıa ve delil) denetim ihtiyacı büyüktür. Yasa koyucu, Anayasa m. 36 kapsamındaki hak arama özgürlüğünü tam korumak amacıyla belirli limitlerin üzerindeki uyuşmazlıklarda doğrudan Yargıtay denetimini (temyiz) öngörmüştür.
5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 30. maddesi ile kurulan Sigorta Tahkim Komisyonu İtiraz Hakem Heyetinin, bölge adliye mahkemelerinin faaliyete başladığı 20.07.2016 tarihinden sonra itiraz üzerine verdiği kararlarının temyiz kanun yoluna tabi olduğuna, 19.06.2020 tarihinde yapılan görüşmede üçte ikiyi aşan oy çokluğu ile kesin olarak karar verilmiştir.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu’nun bu kararı, “özel kanun-genel kanun” çatışmasını kesin bir dille çözen ve sigorta tahkiminin doğasındaki “hızlılık ve basitlik” ilkelerini koruyan son derece isabetli bir karardır. Kanun koyucunun HMK sonrası yaptığı yasal revizyonlarda dahi “temyiz” ibaresini tercih etmesi, bu uygulamanın sistemsel bir hata değil, bilinçli bir “atlamalı temyiz” tercihi olduğunu açıkça göstermektedir. Karar, yargılama aşamalarını suni bir şekilde çoğaltarak uyuşmazlıkların 4 farklı mercide (Hakem -> İtiraz Heyeti -> İstinaf -> Temyiz) sürüncemede kalmasını engellemiş, sigorta tüketicilerinin haklarına en kısa sürede kavuşmasının önünü açmıştır.
Ancak, Yargıtay’ın zaten aşırı olan iş yükünün bu doğrudan temyiz kanalıyla daha da artacağı gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. İstinaf filtrelemesinden geçmeyen binlerce sigorta tahkim dosyasının doğrudan Yargıtay’ın ilgili dairelerinin önüne gelmesi, Yargıtay’ın bir “ilk derece denetim” mahkemesi gibi çalışmasına ve dolaylı olarak temyiz incelemelerinin süresinin uzamasına neden olabilecektir. Her ne kadar usul ekonomisi ve hızı korumak adına teorik açıdan kusursuz işletilmiş bir karar olsa da, uygulamadaki bu iş yoğunluğu baskısını azaltmak adına ileride sigorta tahkimine özel, daha dar kapsamlı yasal filtrelerin ya da doğrudan Yargıtay bünyesinde ihtisaslaşmış yeni işbölümlerinin getirilmesi gerekecektir.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme / Daire: Yargıtay İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2019/1 Esas – 2019/8 Karar
Karar Tarihi: 25.12.2019
💡 DAVA VE İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME SEBEPLERİNİN ÖZETİ
Hukuk daireleri arasında, zamanaşımına uğramış ancak imzası inkâr edilmeyen bir bononun takibe konulması hâlinde, faiz başlangıcı için senetteki vade tarihinin mi yoksa genel hükümlere göre temerrüt tarihinin mi esas alınacağı konusunda görüş ayrılığı yaşanmıştır. Bir görüş, zamanaşımına uğramış bononun yazılı delil başlangıcı sayılacağını ve belgedeki vade tarihinin temerrüt tarihi olarak kabul edilebileceğini savunmuştur. Buna karşın diğer bir görüş ise, kambiyo senedi vasfını yitiren belgedeki vadenin tarafları bağlamayacağını, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 117/1 maddesi uyarınca borçlunun ayrıca temerrüde düşürülmesi gerektiğini ve faizin ancak dava veya takip tarihinden itibaren işlemeye başlayacağını ileri sürmüştür.
📌 YARGILAMA SÜRECİ
İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulunca yapılan değerlendirmede, kambiyo senedi vasfındaki bonodan doğan alacak muaccel olunca temel borç ilişkisinin de muaccel hâle geleceği, ancak bono zamanaşımına uğradığında kambiyo hukukuna özgü hakların yitirildiği vurgulanmıştır. Kambiyo senedi niteliğini kaybeden bir belgenin, asıl alacağın varlığını ispatta dahi tek başına delil kabul edilmediği, yalnızca delil başlangıcı sayılabildiği belirtilmiştir. Kurul, zamanaşımına uğramış ve hukuken vasıf değiştirmiş bir belgedeki vade tarihini, temerrüt ihtarına gerek olmaksızın temerrüt tarihi olarak kabul etmenin hakkaniyet ilkesiyle bağdaşmayacağına karar vermiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ
Zamanaşımına uğrayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfını kaybederek yazılı delil başlangıcı haline dönüşen bonodaki vade tarihinin, temel ilişkiye dayanılarak yapılan bir takip veya açılan bir davada temerrüde esas alınamayacağına; borçlunun temerrüdü için TBK 117/1 uyarınca usulüne uygun bir ihtar veya dava/takip işleminin şart olduğuna 25.12.2019 tarihinde oy çokluğu ile karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU
Kanaatimizce, bu karar ispat hukuku ile maddi hukuk arasındaki dengeyi korumak adına atılmış isabetli bir adımdır. Kambiyo senetlerine özgü özel vade ve temerrüt kuralları, senedin bu niteliği korunduğu sürece geçerlidir. Vasfını yitirmiş bir senedin, temel borç ilişkisinde borçluyu ihtarsız temerrüde düşürmesi, TBK’nın genel hükümlerindeki ihtar gerekliliği ilkesini zedeleyebilirdi. Borçlunun temerrüdü için ihtarın şart olduğu yönündeki yaklaşım, hukuk güvenliği ve öngörülebilirlik açısından son derece yerindedir.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu
Esas / Karar No: 2013/2 Esas – 2018/2 Karar
Karar Tarihi: 12.12.2018
💡 DAVA VE İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME SEBEPLERİNİN ÖZETİ
Sağlık Bakanlığı personelinin naklen atama veya ikinci görevden alınma gibi işlemleri yargı kararıyla iptal edildiğinde, bu işlemler nedeniyle fiilen çalışılamayan dönemler için döner sermaye ek ödemesinin yapılıp yapılamayacağı konusunda Danıştay Beşinci ve Onikinci Daireleri arasında görüş ayrılığı doğmuştur. Beşinci Daire, iptal edilen işlemden doğan zararın tazmini gerektiğini savunurken, Onikinci Daire döner sermayenin fiili katkıya bağlı bir parasal hak olduğu gerekçesiyle ödeme yapılamayacağını öngörmüştür. Hukuki istikrarı sağlamak amacıyla bu içtihatların birleştirilmesi gerekmiştir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ
Kurul değerlendirmesinde; bir idari işlemin iptal edilmesinin, işlemi yapıldığı andan itibaren ortadan kaldıracağı ve tesis edildiği tarihten önceki hukuki durumu geçerli kılacağı idare hukukunun temel ilkelerinden biri olarak vurgulanmıştır. Anayasa’nın 125. maddesi gereği idare, kendi hukuka aykırı işlemlerinden doğan zararları ödemekle yükümlüdür. Fiilen çalışılamamış olması, tamamen iptal edilen hukuka aykırı idari işlemden kaynaklandığından, bu dönemde yoksun kalınan döner sermaye ek ödemelerinin bir tazminat kalemi olarak davacıya ödenmesi zorunludur. Yönetmelikteki “fiili katkı” kuralının, normal çalışma düzenine ilişkin olduğu; hukuka aykırı bir işlemle mahrum bırakılma hallerini kapsamadığı ifade edilmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ
İlgililerin fiilen çalışamamasının hukuka aykırı işlemden kaynaklandığı ve iptal edilen işlem sonucu tüm maddi hakların ödenmesinin Anayasa hükmü gereği olduğu kabul edilmiştir. Bu çerçevede, döner sermaye ek ödemesinin davacıların yoksun kaldığı parasal haklardan olduğu benimsenerek, içtihatların Danıştay Beşinci Dairesi kararları doğrultusunda birleştirilmesine 12.12.2018 tarihinde oy çokluğuyla karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU
Danıştay’ın bu içtihadı birleştirme kararının, idarenin hukuka aykırı işlemlerinin yarattığı mağduriyeti giderme noktasında oldukça isabetli bir yaklaşım sergilediği kanaatindeyiz. Hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak, idarenin kendi hatasından dolayı oluşan zararı, “fiili çalışma yok” gerekçesine sığınarak reddetmesinin adaletle bağdaşmayacağı görüşünü destekliyoruz.
Bizim nazarımızda, iptal kararının işlemi hiç yapılmamış sayan “geçmişe yürür” etkisi, sadece idari işlemin iptali ile sınırlı kalmamalı; idari işlemin yarattığı tüm olumsuz mali sonuçları da tasfiye etmelidir. Kurulun, döner sermaye mevzuatındaki “fiili katkı” şartını, hukuka aykırı işlemle mahrum bırakılma durumunu kapsamayacak şekilde dar yorumlamasını yerinde bulmaktayız. Nihayetinde bu kararın, idare üzerinde caydırıcı bir etki yaratarak, keyfi atamaların ve görevden almaların yaratabileceği mali külfetler konusunda idareyi daha dikkatli davranmaya zorlayacağını düşünmekteyiz.”
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu
Esas / Karar No: 2018/1 Esas – 2018/4 Karar
Karar Tarihi: 12.12.2018
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ
Astsubay sınıf okulunu bitirdikten sonra astsubaylığa nasbedilen personelin, sınıf okulunda 18 yaşın altında geçen öğrencilik sürelerinin fiili hizmet süresinden sayılıp sayılmayacağı konusunda, çeşitli bölge idare mahkemesi daireleri arasında farklı kararlar verilmiştir. Bazı daireler, 5434 sayılı Kanun kapsamında sınıf okulu öğrencilerinin iştirakçi olduğu ve “18 yaşını bitirmiş olma” şartının aranmaması gerektiği gerekçesiyle işlemleri iptal ederken; diğer daireler, Emekli Sandığı iştirakçiliği için 18 yaşın doldurulmuş olmasının genel bir şart olduğunu savunarak davanın reddine karar vermişlerdir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ
Kurul tarafından yapılan incelemede; 5434 sayılı Kanun’un 12. maddesinde düzenlenen “18 yaşını bitirmiş bulunma” kuralının, Kanun’un bütününe yönelik ortak ve genel bir şart olduğu vurgulanmıştır. Astsubay sınıf okulu öğrencilerinin iştirakçilik kapsamına alınmasını sağlayan 2168 sayılı Kanun’un sistematiği ve 5434 sayılı Kanun’un 15. maddesindeki düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, bu süreler için özel bir istisna getirilmediği görülmüştür. Geçici 170. maddedeki düzenlemenin de borçlanma yoluyla sınırlı olduğu ve 18 yaş altı sürelere ilişkin genel kuralı değiştirmediği kabul edilmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ
Astsubay sınıf okulunda 18 yaşın altında geçen öğrenim sürelerinin, 5434 sayılı Kanun’un 12. maddesindeki “18 yaşını bitirmiş olmak” şartı nedeniyle fiili hizmet süresinden sayılmasına olanak bulunmadığına ve içtihadın davanın reddi yönündeki (Ankara Bölge İdare Mahkemesi 11. İdari Dava Dairesi) karar doğrultusunda birleştirilmesine 12.12.2018 tarihinde oyçokluğuyla karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU
Kanaatimizce Danıştay’ın bu kararı, 5434 sayılı Kanun’un sistematiğindeki “iştirakçilik şartı” ile “fiili hizmet” kavramlarını dar bir yorumla buluşturmuştur. Her ne kadar Kurul, mevzuattaki genel kuralı esas alarak birleştirme yapmış olsa da, karşı oy kullanan üyelerin; öğrenci statüsündeki kişilerin kamu görevlisi gibi değerlendirilmesinin zorlama olduğu ve bu kişilerin iştirakçiliklerinin özel bir statüye dayandığı yönündeki argümanları, hukuk mantığı açısından oldukça güçlüdür. İdare hukukunun genel ilkeleri çerçevesinde, öğrenci iken sisteme dahil edilen kişilerin, iştirakçiliğin bir parçası olan bu sürelerinin emeklilikte hesaba katılmaması, sosyal güvenlik hakkının özüyle ne kadar örtüştüğü hususunda bizde ciddi soru işaretleri bırakmaktadır. Öte yandan, bu kararın, yargılamada yeknesaklığı sağladığı aşikâr olsa da, astsubayların özlük hakları bakımından uzun süredir devam eden beklentilerini karşılamaktan uzak kaldığı düşüncesindeyiz
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu
Esas / Karar No: 2013/3 Esas – 2019/1 Karar
Karar Tarihi: 11.12.2018
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ Mücbir sebep olmaksızın yasal süresinde vergi incelemesine ibraz edilmeyen defter ve belgelerin, dava aşamasında mahkemeye sunulması durumunda, yargı yerlerinin bu belgeleri esas alarak inceleme yapıp yapamayacağı konusunda uyuşmazlık doğmuştur. Bazı daireler, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması adına bu belgelerin mahkemece dikkate alınması gerektiğini savunurken; diğer daireler, inceleme yetkisinin idareye ait olduğunu ve idari aşamada yerine getirilmeyen ödevin yargı aşamasında ikmal edilemeyeceğini savunmuştur.
📌 YARGILAMA SÜRECİ Kurul tarafından yapılan incelemede; vergi sisteminin belge ve kayıt düzenine dayandığı, idarece istenen defter ve belgelerin ibraz edilmemesinin mükellefin ispat ödevini yerine getirmediği anlamına geldiği vurgulanmıştır. İdari yargı yerlerinin, idarenin vergi incelemesi yetkisini kullanarak yapması gereken ‘gerçek mahiyet’ araştırmasını, yargılama aşamasında defter ve belgeleri bizzat inceleyerek yapmasının, vergi incelemesinden beklenen denetim amacını ortadan kaldıracağı kabul edilmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ Mücbir sebep nedeniyle defter ve belgelerini ibraz edemeyenler için yapılan cezalı tarhiyatların hukuka aykırı olduğu; ancak mücbir sebep olmaksızın yasal süresinde ibraz edilmeyen defter ve belgelerin dava aşamasında mahkemeye sunulması halinde, bu belgelerin idari aşamada yerine getirilmeyen ibraz yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacağı ve yargı yerlerince inceleme yapılamayacağına karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Kurulun bu kararı, vergi incelemesinin idari aşamada tamamlanması ilkesini korumayı amaçlamaktadır. Kanaatimizce, yargı yerlerinin, mükellefin idari aşamada yerine getirmediği ibraz yükümlülüğünü yargılama safhasında bizzat üstlenerek inceleme yapmasının, idarenin denetim yetkisini baypas edeceği ve mükelleflerin denetimden kaçınma eğilimini teşvik edeceği değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, vergi hukukunun belge düzeni ilkesiyle tutarlıdır.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2017/10 Esas – 2019/1 Karar
Karar Tarihi: 08.03.2019
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ Belirli süreli olarak kurulan ancak objektif koşulları taşımadığı için hukuken belirsiz süreli kabul edilen iş sözleşmelerinde, sözleşmeye eklenen “süreden önce haksız feshe bağlı cezai şart” hükmünün geçerliliği konusunda uyuşmazlık doğmuştur. Bazı daireler cezai şartın bütünüyle geçersiz olduğunu savunurken, diğer daireler tarafların iradesine değer verilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
📌 YARGILAMA SÜRECİ İş hukukunda sözleşmenin kişisel ilişki kuran niteliği, taraflar arasında korunması gereken bir güven ilişkisi yaratır; cezai şart düzenlemeleri de bu güveni tesis etmek ve tarafları borcun zamanında ifasına zorlamak amacıyla getirilir. Türk Borçlar Kanunu’nun 27. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan kısmi butlan kuralı gereğince, sözleşmenin bir kısmının hükümsüz olması durumunda, diğer kısımların geçerliliği kural olarak etkilenmez. Bu bağlamda, belirli süreli iş sözleşmesi objektif koşulların yokluğu nedeniyle belirsiz süreli kabul edilse dahi, tarafların sözleşme özgürlüğü kapsamında kararlaştırdıkları cezai şartın bütünüyle geçersiz sayılması isabetli değildir. Tarafların, sözleşmede belirlenen süre boyunca feshin yalnızca haklı nedene dayanmasını amaçlayan ve bu süre zarfında sözleşmenin devamına dair taahhütlerini garanti altına alan ortak iradelerine üstünlük tanınmalıdır. Sonuç olarak, sözleşmenin niteliğinin belirsiz süreliye dönüşmesi, cezai şarta dair taraf iradelerini geçersiz kılmamalı; belirlenen süre ile sınırlı olarak bu hüküm geçerliliğini korumalıdır.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ Belirli süreli iş sözleşmesi objektif koşulların yokluğu nedeniyle belirsiz süreli kabul edilse dahi, sözleşmeye eklenen “süreden önce haksız feshe bağlı cezai şart” hükmünün, kararlaştırılan süre ile sınırlı olmak kaydıyla geçerli olduğuna karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Kurulun bu kararı, sözleşme özgürlüğü ve irade özerkliği ilkeleri ile iş hukukunun temelindeki işçiyi koruma gayesini dengeleme çabası taşıdığını değerlendirmekteyiz. Kanaatimizce, objektif nedenleri taşımayan bir sözleşmenin belirsiz süreli kabul edilmesi işçi lehine bir koruma mekanizması olsa da, tarafların “süreden önce feshetmeme” yönündeki ortak iradelerini tamamen yok saymak hukuki güvenliği zedeleyebilirdi. Bununla beraber, kararın işveren ile işçi arasındaki ekonomik eşitsizliği göz ardı etme riski taşıdığı düşüncesindeyiz; dolayısıyla her somut olayda “işçi yararına yorum” ilkesi kapsamında hakim tarafından cezai şart miktarının mutlaka hakkaniyet denetimine tabi tutulması elzemdir. Ayrıca sözleşmelerin süreye bağlanmasının taraflar üzerinde yarattığı ekonomik yükün, bu tür içtihatlarla dengelenmesinin yerinde olduğu inancındayız. Öte yandan, tarafların irade serbestisinin, iş hukukunun koruyucu normları karşısında nasıl bir sınır çizeceğine dair bu kararın, uygulama birliğini sağlamak adına önemli bir dönüm noktası olduğu kanaatine varmaktayız.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu Esas / Karar No: 2017/10 Esas – 2019/1 Karar Karar Tarihi: 15.02.2019
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ
Belirli süreli iş sözleşmelerinin objektif koşulları taşımaması sebebiyle belirsiz süreli kabul edilmesi durumunda, sözleşmede yer alan “süreden önce haksız feshe bağlı cezai şart” hükmünün geçersiz olup olmadığı konusunda uyuşmazlık çıkmıştır. Bu konuda daireler arasında görüş ayrılıkları yaşanmıştır.
📌 YARGILAMA SÜRECİ
İş hukukunda cezai şart, taraflar arasındaki güveni tesis etme ve borcun ifasını sağlama amacı güder. Türk Borçlar Kanunu’nun kısmi butlan kuralı gereği, bir sözleşmenin bir kısmının geçersiz olması, kural olarak sözleşmenin tamamını etkilemez. Belirli süreli iş sözleşmesi niteliğini yitirse bile, tarafların sözleşme özgürlüğü çerçevesinde kararlaştırdıkları cezai şartın bütünüyle geçersiz sayılması isabetli değildir. Tarafların sözleşmede belirlenen süre boyunca feshin haklı nedene dayanması ve sözleşmenin devamına dair taahhütleri koruma altına alınmalıdır. Bu nedenle cezai şart, belirlenen süre ile sınırlı olarak geçerliliğini sürdürmelidir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ
Objektif koşulların yokluğu nedeniyle belirsiz süreli kabul edilen iş sözleşmelerinde, kararlaştırılan “süreden önce haksız feshe bağlı cezai şart” hükmünün, sözleşmede belirlenen süre ile sınırlı olmak kaydıyla geçerli olduğuna karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU
Kurulun bu kararının, sözleşme özgürlüğü ile işçiyi koruma ilkesini dengeleme gayesi taşıdığı fikrindeyiz. Objektif nedenleri taşımayan bir sözleşmenin belirsiz süreli kabul edilmesi işçi lehine bir koruma olsa da, tarafların “feshetmeme” yönündeki ortak iradelerini tamamen yok saymanın hukuki güvenliği zedeleyebileceği kanaatindeyiz. Ancak, kararın işveren ile işçi arasındaki ekonomik eşitsizliği göz ardı etme riski taşıdığını değerlendirmekteyiz; bu sebeple her olayda hâkimin cezai şartı hakkaniyet denetimine tabi tutması gerektiğini savunmaktayız. Sözleşmelerin süreye bağlanmasının yarattığı yükün, bu tür içtihatlarla dengelenmesini yerinde bulmaktayız. Ayrıca bu kararın, uygulama birliğini sağlamak adına önemli bir dönüm noktası olduğu inancındayız.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu
Esas / Karar No: 2021/4 Esas – 2023/1 Karar
Karar Tarihi: 03.02.2023
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ İdari yargıda, yanında katıldığı tarafın kanun yollarına (istinaf, temyiz, karar düzeltme) başvurmadığı hallerde, fer’i müdahilin tek başına kanun yoluna başvurup başvuramayacağı hususunda Danıştay daireleri ve kurulları arasında görüş ayrılığı doğmuştur. Bir kısım kararlarda müdahilin adil yargılanma ve mahkemeye erişim hakkı gereği tek başına başvuru hakkı olduğu savunulurken, diğer kararlarda müdahilin taraf sıfatı bulunmadığı ve asilin iradesine bağlı olduğu gerekçesiyle bu hak reddedilmiştir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ (ORİJİNAL GEREKÇE) Kurul, fer’i müdahilin davadaki hukuki konumunu, İdari Yargılama Usulü Kanunu ve atıf yoluyla uygulanan Hukuk Muhakemeleri Kanunu çerçevesinde incelemiştir. İdari yargının kendine özgü “re’sen araştırma ilkesi” ve müdahilin davadaki menfaat ilgisi göz önünde bulundurulduğunda, müdahilin yalnızca yanında katıldığı tarafın işlem ve açıklamalarına bağlı kılınmasının hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurabileceği vurgulanmıştır. Tarafın kanun yoluna başvurmaması, müdahilin başvuru yapmasıyla çelişen bir durum olarak kabul edilemez; zira tarafın hareketsizliği bir “işlem veya açıklama” niteliği taşımamaktadır. Adil yargılanma hakkı kapsamında, müdahilin yanında katıldığı tarafın açık iradesine aykırı olmamak kaydıyla, haklarını korumak adına kanun yoluna başvurabileceği, ancak bu başvuru dilekçesinin yanında katıldığı tarafa tebliğ edilerek onun da süreçten haberdar edilmesinin usuli bir güvence olduğu belirtilmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ Müdahilin, yanında katıldığı tarafın kanun yollarına başvurmadığı durumlarda, bu tarafın işlem ve açıklamalarına açıkça aykırı olmamak şartıyla tek başına kanun yollarına başvurabileceğine ve başvuru dilekçesinin yanında katıldığı tarafa tebliğ edilmesi gerektiğine karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Kurulun bu kararının, fer’i müdahillik kurumunu pasif bir “yardımcı” statüsünden çıkarıp, yargısal korumayı etkinleştiren bir noktaya taşıdığını değerlendirmekteyiz. Kanaatimizce, mahkemeye erişim hakkının özüne uygun olan bu içtihat, idari yargının re’sen araştırma ilkesiyle de büyük bir uyum içerisindedir; zira maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasında müdahilin aktif katılımı kritik bir rol oynamaktadır. Tarafın davayı takip etmemesi halinde müdahilin hukuki menfaatini savunmasız bırakmamanın, hukuk güvenliği ilkesinin bir gereği olduğu inancındayız. Bununla birlikte, “tarafın işlem ve açıklamalarına aykırı olmama” şartının, pratikte hangi durumlarda ihlal edilmiş sayılacağı hususunda alt mahkemelerin farklı yorumlara düşebileceği endişesini taşımaktayız. Sonuç olarak, bu kararın idari yargıdaki usul birliğini sağlamak adına oldukça yerinde bir adım olduğu fikrindeyiz ve müdahilin artık “asilin gölgesinden” çıkarak kendi hukuki yararını koruyabileceği yeni bir dönem başladığı kanaatindeyiz.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu
Esas / Karar No: 2013/1 Esas – 2018/1 Karar
Karar Tarihi: 11.12.2018
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ Limited şirketlere ait vergi borçlarının şirket tüzel kişiliğinden tahsil edilememesi durumunda, şirket ortaklarına başvurulmadan önce şirket kanuni temsilcilerinin (müdürlerinin) takip edilmesinin gerekip gerekmediği konusunda Danıştay daireleri ve kurulları arasında görüş ayrılığı doğmuştur. Bir kısım daireler, limited şirketten tahsil edilemeyen kamu alacağının öncelikle kanuni temsilcilerden aranması gerektiğini savunurken; diğerleri, kanunda ortaklar ve kanuni temsilciler arasında bir öncelik sıralaması öngörülmediğini belirterek doğrudan ortağın takip edilebileceğini savunmuştur.
📌 YARGILAMA SÜRECİ Kurul tarafından yapılan incelemede; 213 sayılı Vergi Usul Kanunu ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’da, vergi borcunun tahsilinde kanuni temsilci ile ortak arasında bir öncelik sıralaması düzenlenmediği vurgulanmıştır. Şirket ortağının sorumluluğunun esasen bir “tahsilat muhataplığı” sorumluluğu olduğu, 6183 sayılı Kanun’un 35. maddesinde getirilen düzenlemenin kanuni temsilciye gidilmeden ortağa başvurulabilmesini sağlama amacını taşıdığı değerlendirilmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ Limited şirket tüzel kişiliğinden tahsil edilemeyen veya edilemeyeceği anlaşılan vergi borcunun takip ve tahsilinde, kanuni temsilci ile ortak arasında bir öncelik sıralaması bulunmadığına ve şirket ortağının takibine başlanabilmesi için kanuni temsilcinin takibinin gerekli olmadığına, içtihadın bu doğrultuda birleştirilmesine 11.12.2018 tarihinde oyçokluğuyla karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Kurulun bu kararı, vergi alacağının hızlı ve etkin bir şekilde tahsil edilmesini önceleyen bir yaklaşımla, limited şirket ortaklarının sorumluluğunu doğrudan ve bağımsız bir zemine oturtmuştur. Kanaatimizce, kanuni temsilci ve ortaklar arasında bir öncelik sırası öngörülmemesi idareye geniş bir takdir yetkisi tanımaktadır; ancak bu durum, borçlunun hangi aşamada neyle karşılaşacağını öngörememesi gibi “hukuki belirlilik” sorunlarını beraberinde getirebilir. Karşı oy kullanan üyelerin, borcun doğumunda kusuru bulunmayan ortağın, vergilendirme ödevlerini yerine getirmeyen kanuni temsilciden önce takibinin adalet duygusunu zedeleyebileceğine dair argümanları, özellikle sorumluluk hukukunun mantığı açısından oldukça dikkate değer bir eleştiri sunmaktadır.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2017/9 Esas – 2018/10 Karar
Karar Tarihi: 19.10.2018
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca; işçinin aldığı sağlık raporları nedeniyle bekleme süresini aşan işe devamsızlığı gerekçesiyle işveren tarafından yapılan derhal (bildirimsiz) fesihlerde, fesihten önce işçiden savunma alınmasının gerekip gerekmediği hususunda Yargıtay daireleri arasında görüş ayrılığı doğmuştur. Bir kısım daireler savunma alınmasının zorunlu olduğunu savunurken, diğer daireler bu tür fesihlerde savunma alınmasına gerek olmadığını belirtmiştir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından yapılan incelemede; 4857 sayılı Kanun’un 19’uncu maddesinin ikinci fıkrasındaki savunma alma yükümlülüğünün, sadece işçinin davranışı veya verimi ile ilgili geçerli fesihlere yönelik olduğu vurgulanmıştır. 25’inci maddenin son fıkrasında 19’uncu maddeye (usul hükümlerine) atıf yapılmaması, haklı nedenle derhal fesihlerde savunma alma zorunluluğunun bulunmadığının kanıtı olarak değerlendirilmiştir. Sağlık sebepleri ile bekleme süresini aşan devamsızlık durumunun fiili bir durum olduğu ve bu tür fesihlerde savunma alınmasının feshin hukuki sonucunu değiştirmeyeceği kabul edilmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince alınan sağlık raporları nedeniyle yapılan derhal fesihlerde, işçiden savunma alınmasının gerekmediğine 19.10.2018 tarihinde oyçokluğuyla karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Danıştay’ın “astsubayların öğrencilik süreleri”ne ilişkin dar yorumuna benzer şekilde, Yargıtay da bu kararında 4857 sayılı İş Kanunu’ndaki usul hükümlerini (m.19) dar bir kapsamda yorumlayarak, kanuni atıf eksikliğini gerekçe göstermiştir. Karara karşı oy kullanan üyelerin, iş hukukunun “işçiyi koruma” ve “işçinin savunma hakkı” ilkelerine vurgu yapan mantığı hukuk mantığı açısından oldukça tutarlıdır. Özellikle “savunma alınmamasının feshin hukuki sonucunu değiştirmeyeceği” yönündeki genel gerekçe, iş güvencesi sisteminin “usul” ayağını zayıflatan bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Bu karar, işverene “sağlık raporu” üzerinden yapılan fesihlerde şekli bir kolaylık sağlasa da, işçinin kendini ifade etme ve durumunu düzeltme hakkını kısıtladığı yönündeki eleştiriler güncelliğini korumaktadır.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas No: 2017/6
Karar No: 2018/9
Karar Tarihi: 05.10.2018
Resmî Gazete: 20 Mart 2019
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ Avukatlık Kanunu’nun 165. maddesinde düzenlenen “ücret dolayısıyla müteselsil sorumluluk” hükmü uyarınca, sulh veya anlaşma ile sonuçlanan ya da takipsiz bırakılan işlerde karşı tarafın avukatı lehine hükmedilecek “avukatlık ücreti” kavramının kapsamı belirsizdir. Bu kavramın; sadece yargılama gideri niteliğindeki “yasal vekâlet ücretini” mi, yoksa iş sahibi ile avukatı arasında kararlaştırılan “akdi vekâlet ücretini” de mi kapsadığı konusunda Yargıtay hukuk daireleri arasında görüş aykırılığı oluşmuştur.
📌 YARGILAMA SÜRECİ Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 3. ve 13. Hukuk Daireleri; müteselsil sorumluluğun hem akdi hem de yasal vekâlet ücretini kapsadığını savunurken, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi müteselsil sorumluluğun sadece karşı tarafa yükletilen yasal vekâlet ücreti ile sınırlı olması gerektiğini savunmuştur. İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, uyuşmazlığın giderilmesi için konuyu “akdi vekâlet ücretinin kapsama girip girmediği” noktasında netleştirmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ Avukatlık Kanunu’nun 165. maddesinde düzenlenen müteselsil sorumluluk kapsamına, avukat ile iş sahibi arasında yapılan sözleşmeye göre ödenmesi gereken akdi vekâlet ücretinin dâhil olmadığına 05.10.2018 tarihinde oyçokluğu ile karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Kurulun bu kararı, borçlar hukukunun temelini oluşturan “sözleşmelerin nispiliği” ve “sözleşme özgürlüğü” ilkelerine dayandırılmıştır. Hukuki güvenlik ilkesi gereğince, davanın karşı tarafının, tarafı olmadığı bir sözleşmeden doğan akdi bir borçtan sorumlu tutulması öngörülebilir bir durum olarak görülmemiştir. Ancak, karşı oy kullanan üyelerin; Avukatlık Kanunu’nun sistematiği, vekilin korunması amacı ve doktrindeki baskın görüşlerin, müteselsil sorumluluğun her iki ücret türünü de kapsaması gerektiği yönündeki argümanları, hukuk mantığı açısından oldukça güçlü ve savunulabilir niteliktedir. Bu karar, vekilin ücret alacağı ile üçüncü kişinin irade özerkliği arasında denge kurmaya çalışırken, doktrin ve yargı pratiğindeki tartışmaları sonlandırmayı hedeflemiştir.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas No: 2018/2
Karar No: 2018/8
Karar Tarihi: 28.09.2018
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ Yargıtay daireleri arasında, ilk derece mahkemesi kararlarının 6100 sayılı HMK’nın 370. maddesi veya 1086 sayılı HUMK’nın 438. maddesi uyarınca “düzelterek onanması” durumunda, temyiz eden taraftan onama harcı alınıp alınmayacağı konusunda ciddi görüş ayrılıkları doğmuştur. Bir kısım daireler düzelterek onamanın sonuçta bir “onama” kararı olduğunu belirterek harç alınması gerektiğini savunurken; diğer daireler bu kararların esasen “bozma” niteliği taşıdığını ve temyiz edenin haklı çıktığı hallerde harç alınmasının adil olmayacağını ileri sürmüşlerdir.
📌 YARGILAMA SÜRECİ Kurul, yargılama harçlarının Anayasal dayanağını (Anayasa m. 73) ve Harçlar Kanunu’ndaki düzenlemeleri incelemiştir. Düzelterek onama müessesesinin, aslında bozulması gereken bir kararın, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyecek nitelikteki hatalar nedeniyle yasanın verdiği takdir yetkisine dayanılarak onanması olduğu vurgulanmıştır. Yargıtayın, kararı bozmak yerine usul ekonomisi gereği düzelterek onamayı tercih etmesi, temyiz edenin haklılık durumunu değiştirmemektedir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, düzelterek onama kararlarında harç alınacağına dair yasal bir düzenleme bulunmaması ve bu kararların aslında bozmayı gerektiren bir duruma münhasır olması sebebiyle; “Yargıtay’ın düzelterek onama kararlarında temyiz eden taraftan onama harcı alınmayacağına” 28.09.2018 tarihinde oyçokluğuyla karar vermiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Kurulun bu kararı, “hak arama özgürlüğü” ve “adalete erişim” ilkeleri açısından oldukça isabetlidir. Özellikle bir avukatın, mahkeme kararındaki küçük bir hesap hatasını düzeltmek için dahi yüksek harç bedelleri ödeme riskiyle karşı karşıya kalması, yargılamada haklıyken haksız duruma düşmesine sebep olmaktaydı. Karşı oy kullanan üyelerin, temyize konu edilen ancak düzeltilmeyen kısımlar üzerinden en azından kısmi harç alınması gerektiği yönündeki yaklaşımı ekonomik rasyonalite açısından bir seçenek sunsa da, Kurul’un genel eğilimi, vatandaşın ve vekilinin adalet sistemine erişimini kolaylaştıran “harçsızlık” yönünde olmuştur. Bu karar, gereksiz mali yüklerin kaldırılmasıyla hukuk sistemindeki tıkanıklıkları aşmak adına atılmış olumlu bir adımdır.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas No: 2017/5
Karar No: 2018/7
Karar Tarihi: 06.07.2018
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve 4. Hukuk Dairesi kararları arasında; evlilik birliği devam ederken eşlerden biri ile evli olduğunu bilerek ilişki yaşayan üçüncü kişiye karşı, aldatılan eşin manevi tazminat davası açıp açamayacağı konusunda görüş ayrılığı oluşmuştur. Bazı kararlarda bu eylemin “haksız fiil” teşkil ettiği ve üçüncü kişinin tazminatla sorumlu tutulabileceği savunulurken; daha sonraki bazı kararlarda ise sadakat yükümlülüğünün yalnızca eşler arasında olduğu, üçüncü kişiye karşı bir hak iddia edilemeyeceği ve haksız fiil şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddi gerektiği savunulmuştur.
📌 YARGILAMA SÜRECİ Kurul, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) sadakat yükümlülüğünü düzenleyen 185. maddesinin eşler arasındaki nispi bir hak olduğunu değerlendirmiştir. Evli bir kişiyle birlikte olmanın, aldatılan eşin mutlak bir kişilik hakkını ihlal etmediği, bu fiili yasaklayan özel bir koruma normu bulunmadığı ve tazminat sorumluluğunun ancak kanunda açıkça düzenlenen hallerde (TMK m. 174) eşten istenebileceği vurgulanmıştır. TBK’nın 49/2. maddesindeki “ahlâka aykırı fiil” sorumluluğu için aranan “kasten zarar verme” kastının, salt evli olduğunu bilerek ilişkiye girmekle oluşmayacağı kanaatine varılmıştır.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu; “Evlilik birliği devam ederken eşlerden biri ile evli olduğunu bilerek birlikte olan üçüncü kişiye karşı, diğer eşin manevi tazminat isteminde bulunamayacağına” 06.07.2018 tarihinde oyçokluğuyla karar vermiştir. Ancak, üçüncü kişinin aldatılan eşin doğrudan kişilik haklarına (konut dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği, onur ve saygınlık vb.) yönelik bağımsız bir saldırısı varsa, tazminat hakkı saklı tutulmuştur.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Kurulun bu kararı, hukuk sistemindeki “sadakat yükümlülüğü”nün kapsamını eşler arasındaki ilişkiyle sınırlandırarak oldukça dar bir yorum benimsemiştir. Karşı oy kullanan üyelerin, ailenin Anayasal bir kurum olması ve bu tür eylemlerin sosyal kişilik değerlerine açık bir saldırı teşkil ettiği yönündeki görüşleri hukuk mantığı açısından oldukça güçlüdür. Karar, yargıda yeknesaklığı sağlamış olsa da, aile kurumuna yönelik dış müdahalelerin tazminat yaptırımından muaf tutulması, toplumsal vicdanda ve hak arama hürriyetinin kullanımında ciddi tartışmalara yol açmaya devam etmektedir. Özellikle “kasten zarar verme” unsurunun sadece bu fiille kısıtlanması, mağdurun tazminat hakkını neredeyse imkansız kılan bir kısıtlamadır.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2016/5 Esas – 2018/6 Karar
Karar Tarihi: 22.06.2018
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ
Çocuğun haksız fiil veya akde aykırılık sonucu ölümü nedeniyle anne-babanın açtığı destekten yoksun kalma tazminatı davalarında; desteklik ilişkisinin varlığının ispatı için Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) gelir bağlanmış olmasının şart olup olmadığı ve çocukların anne-babaya destek olduklarının bir “karine” (varsayım) olarak kabul edilip edilmeyeceği konusunda Yargıtay daireleri arasında görüş ayrılıkları yaşanmıştır.
📌 YARGILAMA SÜRECİ Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, destekten yoksun kalma tazminatının Borçlar Kanunu kaynaklı, kendine özgü ve sosyal karakterli bir tazminat olduğunu vurgulamıştır. SGK’dan gelir bağlanması şartının sosyal güvenlik mevzuatıyla ilgili olduğu, tazminat hakkı ile doğrudan bir bağlantısı bulunmadığı ve desteklik ilişkisinin varlığı için bir ön şart sayılamayacağı değerlendirilmiştir. Ayrıca, hayatın olağan akışı gereği çocukların anne-babalarına her koşulda belirli bir düzeyde destek olacaklarının kabulünün gerektiği belirtilmiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ
İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, 22.06.2018 tarihinde şu karara varmıştır:
SGK Geliri Şartı: Desteklik ilişkisinin ispatı için Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan gelir bağlanması şartı aranmayacağına oy birliğiyle karar verilmiştir.
Destek Karinesi: Çocukların anne-babaya destek olduklarının karine olarak kabulünün gerektiğine 2/3 oy çokluğuyla karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Yargıtay’ın bu kararı, destekten yoksun kalma tazminatını sosyal güvenlik hukukunun katı şartlarından (gelir bağlanması gibi) arındırarak, “desteklik” kavramını Türk Borçlar Kanunu’nun koruyucu ve sosyal yönüyle yeniden yorumlamıştır. “Çocukların destek olduğu” varsayımının bir karine olarak kabul edilmesi, tazminat davalarında anne-babanın ispat yükünü hafifleten ve uygulamada yeknesaklığı sağlayan oldukça önemli bir gelişmedir. Ancak karşı oy gerekçelerinde de belirtildiği üzere, bu durumun hakimlerin takdir hakkını kısıtlayabileceği ve ispat yükünün dağılımı konusunda doktrinde tartışmaları canlı tutacağı öngörülebilir. Karar, özellikle iş kazası kaynaklı davalarda Yargıtay 21. Hukuk Dairesi ile diğer daireler arasındaki uzun süreli içtihat çatışmasına son noktayı koymuştur.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2017/4 Esas – 2018/5 Karar
Karar Tarihi: 20.04.2018
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ
Kefalet sözleşmesinde eşin rızasına ilişkin Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 584. ve 603. maddelerinde düzenlenen hükümlerin, kambiyo senetlerinde bir şahsi teminat türü olan “aval” kurumunda uygulanıp uygulanmayacağı konusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile çeşitli hukuk daireleri arasında içtihat çelişkisi oluşmuştur. Uyuşmazlığın temelinde, avalin hukuki niteliğinin (sözleşme olup olmadığı) ve TBK’nın aile birliğini korumaya yönelik kısıtlamalarının ticari hayatın gereği olan kambiyo senetleri hukukuna yansıtılıp yansıtılamayacağı yatmaktadır.
📌 YARGILAMA SÜRECİ
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, aval kurumunun Türk Ticaret Kanunu (TTK) kapsamında kambiyo senetlerine özgü, soyut ve tedavül kabiliyeti olan bir taahhüt olduğunu vurgulamıştır. Avalin, kefalet sözleşmesinden farklı olarak bağımsız bir borç teşkil ettiği, kambiyo senetlerinin hızlı tedavül ve güven ihtiyacıyla uyumlu olması gerektiği değerlendirilmiştir. TBK m. 603’ün genişletici bir yorumla avali de kapsadığı yönündeki görüşlerin, ticari hayattaki sürat, şekil serbestisi ve hukuki güvenlik ilkelerine aykırı olacağı sonucuna varılmıştır.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ
İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, 20.04.2018 tarihinde şu karara varmıştır:
Eş Rızası Şartı: Kefalette eşin rızasına ilişkin TBK’nın 584. maddesindeki düzenlemenin, aynı Kanun’un 603. maddesi uyarınca “aval”de uygulanmasının gerekmediğine oy çokluğuyla karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Yargıtay’ın bu kararı, kıymetli evrak hukukunun en temel iki ilkesi olan “mücerretlik (soyutluk)” ve “tedavül kabiliyeti”ni koruma altına almıştır. Eğer avalde de eş rızası aransaydı, kambiyo senetlerinin ticari hayattaki hızlı dolaşımı imkansız hale gelir ve üçüncü kişilerin senede duyduğu güven sarsılırdı. Kurul, ticari hayatın işleyişini ve kambiyo senetlerinin kendine özgü yapısını, aile birliğini korumaya yönelik kısıtlamaların üzerinde tutarak uygulamada önemli bir belirsizliği gidermiştir. Ancak karşı oy gerekçelerinde belirtildiği üzere, ailenin ekonomik bütünlüğünün korunması ile ticari hayatın hızı arasındaki denge, hukuk doktrininde tartışılmaya devam edecektir.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2016/1 Esas – 2017/6 Karar
Karar Tarihi: 20.12.2017
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ Henüz riski gerçekleşmeyen (nakde çevrilmeyen) banka teminat mektupları ile karşılıksız kalıp kalmayacağı belli olmayan çek yaprakları için, bankalar tarafından talep edilen ihtiyati haciz kararlarının verilip verilemeyeceği hususunda Yargıtay 11. ve 19. Hukuk Daireleri arasında görüş ayrılıkları yaşanmıştır. Uyuşmazlığın temelinde, İcra ve İflas Kanunu (İİK) m. 257’de düzenlenen “para borcu” ve “muacceliyet” kavramlarının, henüz gerçekleşmemiş bir riskin teminatı olan depo taleplerini kapsayıp kapsamadığı yatmaktadır.
📌 GEREKÇE İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sonucunda henüz riski gerçekleşmeyen banka teminat mektupları ile karşılıksız kalıp kalmayacağı belli olmayan çeklerle ilgili olarak ihtiyati hacze karar verilip verilemeyeceği hususu tartışılıp değerlendirilmiştir:
Teminat mektubu veren banka ile muhatap arasındaki sözleşme garanti sözleşmesi niteliğindedir. Bankanın sorumluluğu feri değil, asıl borçtan bağımsız ve asli borçtur.
Teminatın depo edilmesi için ilamsız takip yapılabilir. Buna karşılık henüz nakde çevrilmeyen teminat mektupları ile ilgili olarak teminat mektubundaki meblağın tahsili için genel haciz yolu ile takip yapılamaz. Zira para alacağından kaynaklanan borç, risk gerçekleşmediği ve bankanın henüz bir ödemesi bulunmadığı için muaccel olmamıştır. Muaccel olmayan bir alacak için de ihtiyati haciz kararı verilemez.
Bankanın verdiği çek karnesinde bulunan her bir çek yaprağının kullanılıp kullanılmadığı… bankanın riskinin ancak kullanılan ve karşılıksız kalan çekler açısından söz konusu olabileceği, risk gerçekleşmemişse muaccel bir alacaktan söz edilemeyeceği kabul edilmelidir.
İcra ve İflas Kanunu’nun 257’nci maddesinde 17.07.2003 gün ve 4949 sayılı Kanunun 59’uncu maddesiyle yapılan değişiklik… göstermektedir ki, teminat alacakları için İcra ve İflas Kanunu’nun 42’nci maddesi gereğince genel haciz yolu ile ilamsız takip yapılabilir ise de ihtiyati haciz kararı verilemez. Çünkü İcra ve İflas Kanunu’nun 257’nci maddesinde ihtiyati haciz, sadece “para alacakları” için öngörülmüştür. İhtiyati haciz; “icra işlemi” değil, özel geçici hukuki koruma müessesesi olduğundan, ancak İcra ve İflas Kanunu’nun 257’nci maddesindeki şartlar çerçevesinde karar verilebilir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 20.12.2017 tarihinde yaptığı oturumda; teminat gösterme borcu için ihtiyati haciz kararı verilemeyeceğine üçte ikiyi aşan oy çokluğu ile karar vermiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU
Bizim kanaatimize göre, Yargıtay’ın bu içtihadı birleştirme kararı, İcra ve İflas Kanunu’nun 257. maddesindeki “para borcu” şartını oldukça dar ve doktrindeki bazı görüşlerin (karşı oyda da belirtildiği üzere) aksine, teminat alacaklarını dışlayacak şekilde yorumlamıştır. Bankacılık uygulamalarında risk gerçekleşmeden önce ihtiyati haciz yoluna gidilememesi, alacaklı bankaların haklarını koruma noktasında bir zaafiyet yaratsa da, icra hukukunun “hızlı ve geçici bir koruma tedbiri” olan ihtiyati haczin suiistimal edilmesinin önüne geçilmesi açısından yerinde bir sınırlamadır. Ancak, bu durumun bankaların “depo davası” süreçlerini daha uzun ve maliyetli hale getireceği de göz ardı edilmemelidir.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2016/4 Esas – 2018/1 Karar
Karar Tarihi: 16.02.2018
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ Alacaklının yasal süresi içinde usulüne uygun olarak yaptığı satış talebinin icra müdürünce reddedilmesi halinde, bu karara karşı şikâyet yoluna başvurulmaması durumunda, yasal satış süresinin geçmesiyle birlikte haczin düşüp düşmeyeceği hususu tartışmalıdır. Uyuşmazlık, İcra ve İflas Kanunu’ndaki (İİK) satış isteme süreleri ve haczin kalkmasına ilişkin hükümlerin, icra müdürünün hatalı ret kararı karşısında alacaklıyı ne ölçüde koruduğuna ilişkindir.
📌 GEREKÇE İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sonucunda, icra müdürünün satış talebini reddetmesi halinde haczin akıbeti şu şekilde değerlendirilmiştir:
İcra müdürünün satış talebinin reddine karar vermesi, haczin düşmesi sonucunu doğurmaz; zira esas olan alacaklının İİK’nın 106. maddesinde öngörülen süreler içinde satış talep etmesidir.
Alacaklı kanuni süreler içerisinde hacizli malın satışını talep etmiş ve gerekli giderleri peşin yatırmışsa, icra müdürünün bu talebi kabul etme yükümlülüğü vardır. İcra müdürü, kıymet takdirinin yapılmadığı veya benzeri gerekçelerle satış talebini reddedemez.
İİK’nın 106. maddesi ile alacaklının takibi sürüncemede bırakmaması amaçlanmıştır. Alacaklı tarafından süresinde satış talebinde bulunulmuş ve avans yatırılmışsa, ret kararı satışın o an fiilen yapılamayacağına yönelik bir tespitten ibarettir ve yasal düzenlemeye uygun olan satış talebindeki haklılığı ortadan kaldırmaz.
Satış talebinin reddi kararının şikâyet yoluyla iptal ettirilmemesi, alacaklının haczinin düştüğü sonucunu doğurmaz. Zira alacaklı, bu işlemin haksızlığını sıra cetveline ilişkin davalarda savunma yoluyla ileri sürebilir.
Geçerli bir satış talebinin bulunmasıyla haciz kalkmayacağından, ilgili alacaklının sıra cetveline dahil edilmesi gerekmektedir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ Alacaklının yasal süresi içinde usulüne uygun olarak yaptığı satış talebinin icra müdürünce reddine ilişkin kararın şikâyet yolu ile ortadan kaldırılmaması hâlinde, yasal sürenin geçmesiyle özellikle sıra cetveline esas alınacak haczin düşmeyeceğine oy çokluğu ile karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Bizim kanaatimize göre, Yargıtay’ın bu kararı icra hukukunda “şekilcilikten ziyade hakkın özünü koruma” eğilimini net bir şekilde ortaya koymaktadır. İcra müdürlerinin, mevzuata aykırı gerekçelerle (kıymet takdiri yapılmadığı vb.) satış taleplerini reddetmesi, uygulamada alacaklıların en büyük mağduriyet kaynaklarından biridir. Yüksek Mahkeme’nin, alacaklının süresinde satış isteyip avansı yatırmış olması koşuluyla, reddedilmiş olsa dahi bu talebi “geçerli bir talep” olarak kabul etmesi ve haczi ayakta tutması, alacaklıyı şikâyet prosedürleri arasına sıkışıp hak kaybetmekten koruyan oldukça yerinde ve hakkaniyetli bir yaklaşımdır.
⚖️ 5580 SAYILI KANUN KAPSAMINDAKİ SÖZLEŞMELERİN NİTELİĞİ – Özel öğretim kurumu personeli ile yapılan sözleşmelerin belirli süreli mi yoksa belirsiz süreli mi olduğu
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2017/1 Esas -2018/2
Karar Karar Tarihi: 23.02.2018
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun 9. maddesi uyarınca özel öğretim kurumlarında çalışan eğitim personeli ile yapılan sözleşmelerin, “belirli süreli iş sözleşmesi” mi yoksa “belirsiz süreli iş sözleşmesi” mi olduğu hususunda Daireler arasında görüş ayrılığı doğmuştur. Uyuşmazlık, eğitim ve öğretim faaliyetinin sürekliliği ile iş hukukunun temel ilkeleri (işçi lehine yorum, iş güvencesi vb.) arasında bir denge kurulması ve yasal düzenlemenin mahiyetinin belirlenmesine ilişkindir.
📌 GEREKÇE İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sonucunda, sözleşmenin niteliği şu şekilde değerlendirilmiştir:
Eğitim ve öğretim faaliyetlerinin aksamadan sürdürülmesi ve öğrencilerin menfaatinin korunması, kanun koyucunun temel amaçlarındandır.
5580 sayılı Kanun’un 9. maddesinde “en az bir takvim yılı süreli” sözleşme yapılacağı belirtilmiş, ancak mazeret durumları gibi istisnai haller için “bir yıldan daha az süreli” sözleşme yapılabileceği düzenlenmiştir; bu durum, genel kuralın belirli süreli bir sözleşme yapılması olduğunu ortaya koymaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliği ekindeki tip sözleşme formlarında açıkça başlangıç ve bitiş tarihlerinin yer alması, sözleşmenin belirli süreli olduğunu desteklemektedir.
Kanun koyucu, eğitim ve öğrenimi güvenceye almak amacıyla yeknesak bir model oluşturmuş ve özel öğretim kurumu öğretmenleri ile yapılan sözleşmeleri belirli süreli iş sözleşmesi olarak kabul etmiştir.
4857 sayılı İş Kanunu’nun 11. maddesindeki belirli süreli iş sözleşmesi yapılmasına ilişkin objektif koşulların, kanun tarafından zorunlu tutulan belirli süreli sözleşmelerde ayrıca aranmasına gerek yoktur; yasa gereği belirli süreli yapılan sözleşmelerde zincirleme işlem de belirli süreli olma vasfını ortadan kaldırmaz.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun 9’uncu maddesinde belirtilen sözleşmenin belirli süreli iş sözleşmesi olduğuna oy çokluğu ile karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU Yargıtay bu kararıyla, özel öğretim kurumlarındaki iş ilişkisini “eğitimin sürekliliği” ekseninde değerlendirmiş ve sözleşmeleri “belirli süreli” olarak nitelendirmiştir. Bu yaklaşım, öğretim yılının kesintisiz devam etmesi amacını öne çıkarırken, öğretmenlerin iş güvencesi ve kıdem tazminatı gibi konulardaki statülerini belirli süreli iş sözleşmesi rejimine tabi kılmıştır. Uygulamada, öğretmenlerin her dönem yenilenen bu sözleşmelerle çalışma biçiminin “zincirleme sözleşme” şeklinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve hak kayıplarının önlenmesi konusunda yasal düzenleme ihtiyacını gündeme getiren oldukça tartışmalı ve önemli bir içtihattır.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2017/2 Esas – 2017/3 Karar
Karar Tarihi: 26.05.2017
💡 UYUŞMAZLIĞIN ÖZETİ
İlama bağlanmış bir para alacağının, alacaklı tarafından “ilamlı icra takibi” yerine “ilamsız icra takibi” (genel haciz yolu) ile tahsil edilmeye çalışılıp çalışılamayacağı hususunda Yargıtay daireleri arasında görüş ayrılığı doğmuştur. Uyuşmazlık, alacaklının bu seçimde hukuki yararının bulunup bulunmadığı ve ilamsız takibin borçlunun hukuki durumunu haksız yere ağırlaştırıp ağırlaştırmadığı noktalarında toplanmaktadır.
📌 GEREKÇE
İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunda yapılan değerlendirmeler sonucunda uyuşmazlık şu şekilde çözümlenmiştir:
İcra ve İflas Kanunu (İİK), ilamlı ve ilamsız takip yollarını farklı usullere tabi tutmuştur. İcra müdürünün, ilama dayalı bir takipte “icra emri” çıkartması yasal bir zorunluluktur.
Elinde ilam bulunan bir alacaklının, ilamlı takip gibi daha hızlı ve kolay bir yol varken; itiraza tabi, daha uzun ve masraflı olan ilamsız takip yolunu seçmesinde “hukuki yararı” bulunmamaktadır.
İlamsız takip yolu, borçlunun “icranın geri bırakılması” (tehir-i icra) imkanından yararlanmasını engeller ve borçluyu haksız bir şekilde %20 icra inkar tazminatı tehdidi ile karşı karşıya bırakır.
Alacaklının, borçlunun aleyhine verilmiş mahkeme kararı (ilam) varken ilamsız takibe başvurması, dürüstlük kuralı (TMK m.2) ve hakkın kötüye kullanılması yasağı ile bağdaşmaz.
İlamların ilamsız takibe konu edilmesi, mahkemelerin gereksiz ve mükerrer yargılama faaliyetleri ile işgal edilmesine yol açar.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ İlama dayalı bir alacağın ilamsız takip konusu yapılamayacağına oy çokluğu ile karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU
Yargıtay, bu kararıyla “takip hukukunda usul ekonomisi ve dürüstlük kuralı”nı merkeze almıştır. Alacaklıların, icra inkar tazminatı alma veya borçluyu daha fazla baskı altına alma saikiyle ilamlı takip yerine ilamsız takip yolunu seçmelerinin önüne geçilmiştir. Bu karar, özellikle borçlunun istinaf/temyiz sürecinde “icranın geri bırakılması” imkanını koruması ve gereksiz itirazın iptali davalarının açılmasının önlenmesi bakımından, icra hukukunda taraflar arasındaki menfaatler dengesini yeniden tesis eden, oldukça isabetli bir karardır.
🏛️ Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu
Esas No: 2016/3
Karar No: 2017/4
Tarih: 2017
3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu uyarınca kurulan il ve ilçe sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının;
Bağımsız birer işyeri ve işveren olup olmadıkları,
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı işletme kapsamında sayılıp sayılmayacakları,
4857 sayılı İş Kanunu’nun 18. maddesi kapsamında, “30 işçi” kıstasının her bir vakıf için ayrı ayrı mı yoksa toplam çalışan sayısı üzerinden mi hesaplanması gerektiği hususunda Daireler arasında görüş ayrılığı doğmuştur.
İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, vakıfların hukuki statüsünü şu esaslara göre değerlendirmiştir:
Özel Hukuk Tüzel Kişiliği: 5737 sayılı Vakıflar Kanunu hükümleri uyarınca, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları Türk Medeni Kanunu’na göre kurulmuş “yeni vakıf” statüsündedir ve özel hukuk tüzel kişiliğine sahiptir.
İdari Yapılanma: Bu vakıflar, Bakanlıkların bağlı, ilgili veya ilişkili kuruluşu değildir. Bakanlık ile vakıflar arasında bir hiyerarşik ilişki bulunmamaktadır ve merkezi idare teşkilatı içinde yer almazlar.
Bağımsız İşveren: Her bir il ve ilçe vakfı, kendi mütevelli heyeti tarafından yönetilen, tüzel kişiliği haiz, ayrı birer işyeri ve bağımsız işverendir.
İş Güvencesi Ölçütü: 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18. maddesinde yer alan “30 işçi” kıstası, işletme bütünü değil, her bir vakıf işyeri düzeyi esas alınarak hesaplanmalıdır.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, il ve ilçe sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının özel hukuk tüzel kişiliğine sahip, ayrı birer işyeri ve bağımsız işveren olduklarına; bu nedenle iş güvencesi hükümlerinin uygulanmasında her bir vakıf için işyeri düzeyinde 30 işçi sayısının aranması gerektiğine oy birliği ile karar vermiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU
Yargıtay bu içtihadı birleştirme kararıyla, vakıf çalışanlarının iş güvencesi haklarını doğrudan “vakfın kendi bünyesindeki” işçi sayısına bağlamıştır. Bu durum, özellikle küçük ilçelerdeki vakıflarda çalışan personel için işe iade davalarında 30 işçi şartının sağlanamaması gibi hak kayıplarını gündeme getirebilecek bir kriterdir. Bakanlığın taşra teşkilatı gibi görünseler de hukuken bağımsız birer işveren kabul edilmeleri, sorumlulukların ve sendikal hakların vakıf düzeyinde değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
🏛️ Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu
Esas No: 2015/2
Karar No: 2017/1
Tarih: 03.03.2017
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) yürürlüğe girmesinden sonra açılan davalarda;
Tarafların dava/cevap dilekçelerinde veya delil listelerinde “sair deliller”, “her türlü delil”, “vs. deliller” gibi genel ifadeleri kullanmalarının “yemin” deliline dayanma olarak kabul edilip edilemeyeceği,
Bu ifadelerin varlığı halinde hakimin, ispat yükü üzerinde olan tarafa “yemin teklif etme hakkı”nı hatırlatmasının gerekip gerekmediği hususunda Daireler arasında görüş ayrılığı doğmuştur.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, tarafların ispat faaliyetlerini şu esaslara göre değerlendirmiştir:
Somutlaştırma Yükü: HMK’nın 119/1-f, 129/1-e ve 194/2. maddeleri gereğince, taraflar dayandıkları vakıaları somutlaştırmak ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmek zorundadır.
Delillerin Belirliliği: “Sair deliller” veya “her türlü delil” gibi genel ibareler, kanunun aradığı “delillerin açıkça gösterilmesi” külfetini karşılamaz.
Yemin Delili: Yemin, kesin bir delil türüdür. Taraf, yemin deliline başvurmak istiyorsa bunu açıkça bildirmelidir.
Hakimin Davayı Aydınlatma Ödevi: HMK m. 31 kapsamında hakimin davayı aydınlatma ödevi, tarafların somutlaştırmadığı veya açıkça dayanmadığı bir delili hatırlatma yetkisini içermez.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 6100 sayılı HMK’nın yürürlüğünden sonra açılan davalarda;
“Sair deliller, her türlü delil, vs. deliller” gibi ibarelerin kullanılmasının, tarafın yemin deliline başvurmuş sayılması için yeterli olmadığına,
Bu kapsamda hakimin, ispat yükü kendisine düşen tarafa “yemin teklifinde bulunma hakkı”nı hatırlatamayacağına oy çokluğu ile karar vermiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUMU
Bu içtihadı birleştirme kararı, HMK ile getirilen “somutlaştırma yükü”nün önemini vurgulamaktadır. Artık eski usuldeki “her türlü delil” ibaresi yemin delilini kapsamamaktadır. Bu nedenle, vekillerin veya dava açan tarafların, yemin delilinden faydalanmak istedikleri takdirde, dilekçelerinde yemin deliline açık ve net bir şekilde dayanmaları, hak kaybına uğramamaları açısından hayati önem taşımaktadır.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesine rağmen, bozma kararından sonra ıslah yapılamayacağına dair 1948 tarihli yerleşik içtihadın güncelliğini yitirmediğine ve bu doğrultuda içtihadın değiştirilmesine gerek olmadığına karar vermiştir.
🏛️ KARAR KÜNYESİ
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu
Esas / Karar No: 2015/1 – 2016/1
Karar Tarihi: 06.05.2016
💡 DAVA ÖZETİ
Başvuruda, 04.02.1948 tarihli ve 10/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının (İBK), 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) ile güncelliğini kaybettiği, bozma sonrası tahkikat safhasına dönüleceği için ıslahın mümkün olması gerektiği iddia edilmiştir.
Yargıtay daireleri arasında bozmadan sonra ıslahın yapılabileceğine dair görüş ayrılıkları oluşması üzerine, konunun birleştirilmesi suretiyle içtihat farklılıklarının giderilmesi talep edilmiştir.
📌 DEĞERLENDİRME
Yargıtay Kanunu’nun 45. maddesi uyarınca, İçtihadı Birleştirme Kararları benzer hukuki konularda bağlayıcıdır. Yürürlükteki 1948 tarihli İBK, 6100 sayılı HMK ile yürürlükten kaldırılmadığından, yargı mercileri için bağlayıcılığını korumaktadır.
6100 sayılı HMK’nın 177/1. maddesinde yer alan “ıslah, tahkikatın sona ermesine kadar yapılabilir” hükmü, hakimin tahkikatın bittiğini ilan ettiği ana kadar olan süreyi kapsamaktadır.
Yargıtay bozma kararı sonrasında ıslahın kabul edilmesi, bozma ile oluşan usuli kazanılmış hakları ihlal edebilecek ve tamamen ıslah yoluyla davanın değiştirilmesine sebebiyet vererek yargılamanın sonuçlanmasını güçleştirecektir.
Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurulara ilişkin kararlarında, bozma sonrası ıslahın mümkün olmamasının mahkemeye erişim hakkını ihlal etmediği, ek dava açma imkanının bulunduğu belirtilmiştir.
Yasa koyucu 1948 tarihli İBK’yı bilmesine rağmen, 6100 sayılı Kanun’da bu kararı kaldıran veya değiştiren açık bir hüküm getirmemiştir.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ
“Bozma kararı sonrasında ıslah yapılamayacağı” ve “İçtihadı Birleştirme Kararının değiştirilmesinin gerekmediği” hususları, 06.05.2016 tarihinde yapılan görüşmeler neticesinde oy çokluğu ile kabul edilmiştir.
⚖️ YORUM
Yargıtay bu kararıyla, usul hukukundaki “hukuki güvenlik” ve “usuli kazanılmış hak” ilkelerini ön plana çıkarmıştır. Karşı oy kullanan üyelerin, usul ekonomisi ve adil yargılanma hakkı bağlamında “ıslahın mümkün olması gerektiği” yönündeki eleştirilerine rağmen; mevcut hukuk düzeninde 1948 tarihli içtihadın geçerliliğini koruması, uygulayıcılar için bozma sonrası süreçte ıslah yolunun kapalı olduğu gerçeğini netleştirmiştir. Bu durum, uygulamada hak sahiplerinin ek dava yoluna başvurmalarını zorunlu kılmaktadır.
Mahkeme: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu
Esas No: 1953/8
Karar No: 1953/7
Karar Tarihi: 07.10.1953
💡 DAVANIN KONUSU VE ÖZETİ
Koca, tapuda karısı adına kayıtlı olan gayrimenkulün gerçekte kendisi tarafından satın alındığını ve bedelinin kendisi tarafından ödendiğini iddia ederek, tapu kaydının kendi adına düzeltilmesini talep etmiştir.
Davacılar, taraflar arasında daha önce yapılmış bir anlaşmaya (vekalet ilişkisine) dayanmaktadır.
Davalı eş ise gayrimenkulü, üçüncü kişi konumundaki eski malik ile yaptığı satış sözleşmesine dayanarak iktisap etmiştir. Koca, bu sözleşmenin tarafı değildir.
📌 DEĞERLENDİRME
Vekalet İlişkisi: Taraflar arasındaki hukuki ilişki “vekalet akti” olarak nitelendirilse dahi, vekil ile müvekkil arasındaki bu ilişki, tapu sicilinde malik olarak görünen eşi tescile zorlayacak (Medeni Kanun m. 642 uyarınca) yeterli bir “akdi dayanak” olarak kabul edilemez.
Şekil Şartı: Medeni Kanun’un 634. maddesi uyarınca, mülkiyet nakli öngören sözleşmelerin resmi şekilde yapılması zorunludur. Taraflar arasında bu şekil şartına uygun bir temlik taahhüdü bulunmamaktadır.
İspat Sorunu: Davacılar, aralarındaki vekalet ilişkisini tanıkla ispat etseler bile, bu ispat tek başına tescil talebi için yeterli değildir; sadece vekilin taahhüdünü yerine getirmemesi nedeniyle tazminat sorumluluğu doğurabilir.
Muvazaa: Borçlar Kanunu anlamında muvazaa iddiaları, resmi memur huzurunda yapılan işlemlerde (tapudaki satışta) tarafların gerçek iradelerinin (örneğin hibe veya nam-ı müstear) resmi beyanla uyuşmaması durumunda, işlemin batıl olduğunu ve tapunun eski haline getirilmesi gerektiğini ortaya koyar; ancak bu durum davacıya doğrudan mülkiyet hakkı kazandırmaz.
🏁 HÜKÜM / SONUÇ
Tapuda malik olarak görünen bir kişiden sicildeki kaydın düzeltilmesini isteyen kimsenin, Medeni Kanun’un 634. maddesine uygun, taraflar arasında inikat etmiş geçerli bir akde dayanması zorunludur.
Böyle bir geçerli akdin bulunmadığı anlaşıldığında, davanın hukuki sebepten yoksun olması nedeniyle reddedilmesi gerektiğine karar verilmiştir.
⚖️ DAVAPORT YORUM
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu bu kararıyla, eşler arasındaki gayrimenkul uyuşmazlıklarında “bedelini ödedim” veya “aramızda vekalet ilişkisi vardı” şeklindeki iddiaların, tapu sicilinin aleni ve güvenilir olması ilkesi karşısında tek başına mülkiyet devrini sağlamaya yetmeyeceğini kesin bir dille hükme bağlamıştır. Mahkeme, resmi şekil şartına uyulmadan kurulan ilişkilerin tescil talebi için hukuki mesnet teşkil edemeyeceğini vurgulayarak, mülkiyetin korunması hususunda katı bir yorum benimsemiştir.
YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KURULU
1945/20 E. 1947/6 K
Tarih: 05.02.1947
DAVA ÖZETİ Namı müstear (adın müstear olması) davalarının dinlenip dinlenmeyeceği ve adi senetle ispatının mümkün olup olmayacağı hususunda, Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi’nin farklı tarihlerdeki ilamları arasında içtihat ayrılığı olması sebebiyle içtihat birleştirme yoluna gidilmiştir.
KARARIN GEREKÇESİ
Gerek menkule gerekse gayrimenkule taalluk etsin namı müstear hadiselerinde mesele bir istihkak ve mülkiyet davası mahiyetini geçemeyeceğinden ne resmi senet ne de şekil meselesi bahis mevzuu olamaz.
Nitekim; ötedenberi mahkemeler vaki olan bu kabil ikrarlara müsteniden hüküm vermekte ve meselede bir şekil meselesi görmemektedirler.
Bundan başka meseleyi zatı akitte ve isimlerde muvazaayı dahi şumulüne alan ve netice itibariyle namı müsteara müncer olan on sekizinci madde hükmü çerçevesi içinde mütalaa kanunun ruh ve maksadına muvafık olur.
Resmi senede karşı dermeyan olunan iddiaların aynı kuvvetle senetle ispatı nazariyesi kanunlarımızca kabul edilmemiştir.
HÜKÜM / SONUÇ “Oylara başvurularak yukarıdaki sebeplere binaen namı müstear davalarının mesmu ve yazılı delil ile ispatı caiz olduğuna üçte ikiyi geçen çoklukla 5.2.1947 tarihinde karar verilmiştir.”
HUKUKİ YORUM VE ETKİLERİ
Yargıtay’ın bu tarihi kararı, Türk mülkiyet ve ispat hukuku açısından bir dönüm noktasıdır:
Şekil Şartının Aşılması: Karar öncesinde gayrimenkul mülkiyetinin devri “resmi şekil” (tapu sicili) kuralına bağlı olduğundan, namı müstear iddiaları genellikle “şekil eksikliği” gerekçesiyle reddedilmekteydi. Yargıtay, bu kararla mülkiyetin tapu dışındaki gerçek mahiyetinin (bir başkası adına emaneten tutulması) ispatlanabilmesinin önünü açmış ve katı tapu sicili kurallarını “hakkaniyet” lehine esnetmiştir.
İspat Gücünün Dengelenmesi: Kararın kritik noktalarından biri, “resmi senede karşı ancak resmi senetle ispat” kuralını, namı müstear davaları için bertaraf etmesidir. Yargıtay, mülkiyetin gerçek sahibinin hakkını arayabilmesi için resmi bir belgeye mecbur bırakılmasının, mülkiyet hakkını imkansız kılan bir durum olduğunu tespit etmiştir.
Borçlar Kanunu’nun 18. Maddesinin İşlevi: Karar, tarafların gerçek niyetinin korunmasını merkeze almıştır. Tapuda görünen “zahiri” malik ile malın bedelini ödeyen ve onu kullanan “hakiki” malik arasındaki ilişkinin, Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi (muvazaa ve gerçek irade) kapsamında çözülmesi gerektiğini vurgulamıştır.
İstihkak Davası Niteliği: Yargıtay’ın bu durumu bir “istihkak davası” olarak nitelendirmesi, davanın doğasını değiştirmiştir. Bu dava, tapu iptali ve tescili davası olsa da, temelinde “benim olan malı, senin üzerinde emaneten tutuyoruz” iddiası yatmaktadır ve mahkemeler bu iddiayı dinlemekle yükümlüdür.
Özetle; bu karar, hukukun şekilcilikten ziyade “maddi gerçeği” aramasının en somut örneğidir. Mahkeme, tapu kaydını mutlak bir veri olarak görmeyip, taraflar arasında malın emaneten tutulduğuna dair yazılı bir delil (adi senet vb.) varsa, buna değer vererek mülkiyeti gerçek sahibine iade etmeyi benimsemiştir.
YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KURULU
Esas No: 1974/1
Karar No: 1974/2
Tarih: 01.04.1974
DAVA ÖZETİ
Bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun kılmak amacıyla, iradesini bağış yerine satış olarak açıklaması durumunda; saklı pay sahibi olsun veya olmasın, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçıların, satış sözleşmesinin danışıklı (muvazaalı) olduğunu ileri sürerek dava açma haklarının bulunup bulunmadığı hususu uyuşmazlık konusudur.
KARARIN GEREKÇESİ (Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanan muvazaa ile Medeni Kanun’un 507/4. maddesine dayanan tenkis davasının ayrı ayrı hukuk müesseseleri olduğu yönünden görüşler arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Medeni Kanun’un 5 inci maddesi hükmünce sözleşmelerin doğumuna, hükümlerine ve sukutu nedenlerine ilişkin olup borçlar kısmında yer alan genel kuralların Medeni Hukukun diğer kısımlarında da uygulanması öngörülmüştür. O halde Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri arasında yer alan 18. maddenin miras hukukunda da uygulanması doğaldır.
Karşı görüşte belirtildiği gibi muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimse külli halef olarak değil, doğrudan doğruya üçüncü kişi olarak dava açmak hakkına sahiptir.
Muvazaa nedeniyle satış sözleşmesi geçersiz sayılsa bile gizli hibe akti geçerli olacağından mirasçının Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak açacağı davada yarar bulunmadığı ve bu nedenle bir sonuç doğurmayacağı düşüncesini de kabul etmek olanaksızdır.
İçtihadı birleştirmeye konu, tapuda kayıtlı bir taşınmaz malın muvazaalı olarak satışıdır. Böyle bir durumda gizli aktin geçerli sayılabilmesi için gizli akit, biçim koşuluna (şekil şartına) bağlı ise biçim koşulunun da gerçekleşmiş olmasında zorunluluk vardır. Aksi durumda hibe sözleşmesinin varlığından söz edilemez.
Miras hukuku, miras bırakanın iptali mümkün ölüme bağlı tasarruflarında bile onun son arzularına değer vermemiştir.
HÜKÜM / SONUÇ
“Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicillinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halide, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanunu’nun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanun’un 507. ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 1.4.1974 günlü ikinci toplantısında oyçokluğuyla karar verildi.”
DAVAPORT YORUM
1974 tarihli bu İçtihadı Birleştirme Kararı, Türk miras hukukunda “Muris Muvazaası” olarak bilinen davaların temelini oluşturur ve şu geniş açılımları barındırır:
Dava Hakkının Genişletilmesi: Karar, dava açma hakkını sadece “saklı payı” ihlal edilen mirasçılarla sınırlamamıştır. Miras hakkı herhangi bir şekilde ihlal edilen tüm mirasçılara, mirası korumak adına “muvazaa” davası açma yetkisi tanınmıştır. Bu, mirasçının haklarını korumak için elindeki en güçlü enstrümanlardan biridir.
İşlemin Geçersizliği ve Muvazaa: Yargıtay, murisin tapuda “satış” gibi gösterdiği ancak gerçekte “bağış” kastıyla yaptığı işlemleri, Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi ışığında “muvazaalı” olarak niteler. Bu nitelendirme, işlemin baştan itibaren geçersizliğini veya sakat olduğunu ortaya koyar.
Şekil Şartının Önemi: Kararın en çarpıcı yönlerinden biri, tapu memuru önünde yapılan işlemin “gizli bağış” için yeterli şekil şartını taşımadığını belirtmesidir. Satış iradesi resmi şekilde yapılmış olsa bile, bu durum gizli bağışın geçerli olduğu anlamına gelmez; çünkü bağış sözleşmesinin kendi şekil kurallarına uyulmamıştır.
İspat ve Hakkaniyet: Bu karar, mirasçıların ispat kolaylığını da beraberinde getirir. Mirasçılar, miras bırakanın iradesinin satış olmadığını, gerçek amacının mirasçıdan mal kaçırmak olduğunu her türlü delil ile ispat edebilirler. Bu durum, mirasçının miras bırakanın “külli halefi” olmasından ziyade, “üçüncü kişi” sıfatıyla haklarını koruma arayışıdır.
Son Arzulara Saygı İlkesi: Yargıtay, “ölenin son arzularına saygı” ilkesinin mutlak olmadığını, sadece hukuk düzeni içerisinde yapılan geçerli tasarruflar için geçerli olduğunu, muvazaalı ve mirasçıdan mal kaçırma kastı taşıyan işlemlerde bu ilkenin işlemeyeceğini vurgulayarak mülkiyet ve miras hakkını öncelemiştir.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu Kararı 📜
Esas No: 1956/1
Karar No: 1956/6
Tarih: 16.05.1956
Usulüne uygun istimlak (kamulaştırma) işlemi yapılmaksızın, Devlet veya başka bir kamu tüzel kişisi tarafından gayrimenkulü yola dönüştürülen kişinin, “müdahalenin men’i” (el atmanın önlenmesi) davası mı yoksa “bedel tahsili” davası mı açabileceği; bedel davası açılması halinde ise gayrimenkulün fiilen yola dönüştürüldüğü tarihteki değerinin mi yoksa dava tarihindeki değerinin mi esas alınacağı hususlarında oluşan içtihat aykırılığının giderilmesi amaçlanmıştır.
Usulü dairesinde verilmiş bir istimlak kararı olmadan ve bedeli ödenmeden gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın mezkur gayrimenkul üzerindeki mülkiyet hakkı, bu fiili durum dolayısiyle, hiçbir suretle zeval bulmaz.
Mülkiyet hakkı baki kalan gayrimenkul malikinin, bu hakkına dayanarak, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine her zaman meni müdahale davası açmak hakkına sahip olacağı tabiidir.
Ancak yola kalbedilme neticesi eskisi gibi istifade edilebilmekten çıkan, vasfı değişen gayrimenkulün malikinin, bu hakkını kullanacak yerde, meni müdahale davası sonunda istihsal edeceği meni müdahale kararının infazındaki gerçekliği düşünerek, mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrini kendiliğinden kabul ederek gayrimenkulünün bedelinin tahsilini dava edebilmesi imkanını bertaraf eden bir hüküm de mevzuatımızda mevcut değildir.
Usulüne tevfikan istimlak edilmeden yola kalbedilen gayrimenkul malikinin mülkiyet hakkı zeval bulmayıp devam ettiğine ve malik de üzerindeki mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrine muvafakat ettiği gayrimenkulünün bedelini istediğine göre bu bedelin gayrimenkulünün mülkiyetinin amme hükmi şahsiyetine devrine muvafakat ettiği tarih olan dava tarihindeki bedel olması lazım geldiğinde de reylerin birleştiği görülmüştür.
“Usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, esas itibariyle, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine meni müdahale davası açmaya hakkı olduğuna, ancak dilerse bu fiili duruma razı olarak, mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrine karşılık gayrimenkulünün bedelinin tahsilini de dava edebileceğine ve isteyebileceği bedelin de mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki bedel olduğuna 16.5.1956 tarihinde ilk toplantıda ittifakla karar verildi.” ⚖️
⚖️ HUKUKİ YORUM
Yargıtay’ın 1956 tarihli bu kararı, Türk hukukunda “kamulaştırmasız el atma” (fiili yol) davalarının temelini teşkil eden, mülkiyet hakkını koruyucu nitelikteki en önemli içtihatlardan biridir:
Mülkiyetin Güvencesi: Karar, idarenin usulsüz müdahalelerine karşı malikin mülkiyet hakkının devam ettiğini tescil etmiştir. Tapu kaydının idari bir eylemle kendiliğinden hükümsüz kalmayacağını vurgulayarak, malikin mülkiyet hakkını “kamu gücü” karşısında zırh altına almıştır.
Seçimlik Hak: Yargıtay, malike iki seçenek sunarak hukuk yollarını genişletmiştir. Malikin müdahalenin menini (taşınmazın geri verilmesini) isteme hakkı baki kalmakla birlikte, idarenin fiili durumunu kabul ederek “bedel davası” açabilmesi de hukuki bir imkan olarak tanınmıştır.
Dava Tarihindeki Bedel: Kararın en kritik noktalarından biri, tazminatın miktarını belirlemesidir. Mahkeme, malikin mülkiyet hakkını devretmeye razı olduğu (iradesini açıkladığı) tarih olarak “dava tarihi”ni esas almış ve bedelin bu tarihteki rayiç üzerinden hesaplanması gerektiğini hükme bağlamıştır. Bu durum, mülkiyet hakkı sahibini, kamulaştırmasız el atma işleminin yapıldığı tarihten dava tarihine kadar geçen süredeki değer artışlarından mahrum etmeyen hakkaniyetli bir yaklaşımdır.
Hukuki Süreç: Bu karar, idarenin keyfi müdahalelerine karşı hukuki bir denetim mekanizması kurmuş, kamulaştırma yapmaksızın “oldu bitti” ile taşınmazlara el konulmasının önüne geçmeyi amaçlayan önemli bir duruştur.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu Kararı
Esas No: 1962/23
Karar No: 1962/3
Tarih: 26.03.1962
DAVA ÖZETİ
Okuyup yazabilen bir vasiyetçinin Medeni Kanun’un 480 veya 482. maddelerindeki resmi vasiyet şekillerinden birisini, dilediğine göre ve hiçbir sebep bildirmeye veya resmi senede yazdırmaya yer olmaksızın seçebileceğine ve 482. madde uyarınca düzenlenmiş bir resmi vasiyet senedinde vasiyetçinin imzası bulunmasının o senedin muteberliği üzerinde hiçbir etkisi olmadığına dairdir.
KARARIN GEREKÇESİ
1 – Medeni Kanun, resmi vasiyetin iki şekilde olacağını kabul etmiştir. Bunlardan birincisi, vasiyetçinin vasiyet senedini okuyabilecek ve imzalayabilecek durumda bulunması halinde söz konusu olabilir ki Medeni Kanunun 480 ve 481. maddelerinde hükme bağlanmıştır. İkincisi, vasiyetçinin vasiyet senedini okuyacak ve imzalayacak durumda bulunmaması halinde söz konusu olabilir ki bunun da, ilk şekilde farklı olan ilkeler, Medeni Kanunun 482. maddesinde düzenlenmiştir.
2 – Yazılışına bakılarak 482. maddenin, ancak vasiyetçinin okuyup yazamaması halinde uygulanabileceği düşünülebilirse de, bu görüş, doğru değildir. Hiç şüphe yok ki, vasiyetçinin okuma yazma bilmemesi veyahut hastalık yüzünden vasiyet senedinin düzenlendiği sırada okuyup yazamayacak durumda bulunması hallerinde, 480. madde gereğince senet düzenletmesi düşünülemeyeceğinden, 482. madde uyarınca işlem yapılması zorunlu vardı. Lakin bu, hiç bir zaman, okuyup yazabilen bir kimsenin senedi resmi memura okutturarak vasiyet senedi düzenletmesine engel sayılmamalıdır. Kanun, senedi vasiyetçinin okumasını veyahut onun memur tarafından vasiyetçiye okunmasını, memurun senede yazdıklarının vasiyetçinin iradesine uygunluğunu sağlamak amacı ile emretmiştir. Senedi rahatça okuyabilecek durumda bulunan kimsenin onu kendisinin okumak istemesi esastır. Bir vasiyetçi, senedi memura okutturmayı uygun görürse bunda özel bir sebep var demektir.
3 – Vasiyetçi imza atamayacak durumda ise, 482. madde gereğince düzenlenen resmi senette imzası bulunmayacaktır ve 482. madde hükmü de bunu açıkça öngörmektedir (Derpiş etmektedir). Lakin vasiyetçi, resmi memurun okuduğu senedi, kendisi imza ederse, bu imza dolayısiyle senedi şekil bakımından eksik saymak için hiç bir sebep yoktur. Özel olarak yurdumuzda okuma bilmeyen bir çok kimselerin sadece imzalarını atabildikleri ve imzalı bir resmi belgenin, nede olsa imzasız bir resmi belgeden daha çok güven sağlayacak bir nitelikte olduğu göz önünde tutulunca, 482. madde uyarınca düzenlenen bir resmi vasiyet senedinde vasiyetçinin imzasının bulunması, onun muteberliği üzerinde etkisiz sayılmalıdır.
4 – Medeni Kanunun birinci maddesi hükmünce kanunun yorumlanmasında ve uygulanmasında hâkimin göz önünde tutacağı kaynaklardan bulunan İsviçre ilmî içtihatları incelendiğinde, miras hukuku üzerine en geniş iki şerh yazmış bulunan Tuor ile Eseher’in de, söz konusu 482. (İsviçre kanununda 502.) maddenin uygulanmasında vasiyetçinin serbest seçiminin esas olduğunu, okuyup yazabilen vasiyetçinin, her hangi bir sebep bildirmeksizin, bu şekillerden birisine göre işlem yaptırabileceğine kesin olarak kabul ettikleri görülmektedir.
HÜKÜM SONUÇ “Sonuç: Okuyup yazabilen bir vasiyetçinin Medeni Kanunun 480 veya 482. maddelerindeki resmi vasiyet şekillerinden birisini, dilediğine göre ve hiçbir sebep bildirmeye veya resmi senede yazdırmaya yer olmaksızın, seçebileceğine ve 482. madde uyarınca düzenlenmiş bir resmi vasiyet senedinde vasiyetçinin imzası bulunmasının o senedin muteberliği üzerinde hiçbir etkisi olmadığına, 26/3/1962 günlü birinci toplantıda oybirliğiyle karar verildi.”
DAVAPORT YORUMU
Yargıtay’ın bu kararı, şekil şartlarına ilişkin katı bir yorum yerine, vasiyetçinin özgür iradesine odaklanan “hakkaniyet” merkezli bir yaklaşımı benimsemiştir:
Vasiyetçinin Seçim Hakkı: Karar, okuma-yazma bilen bir kişinin Medeni Kanun’un 480. (genel) veya 482. (özel/resmi memur huzurunda) maddelerinden dilediğini seçmekte özgür olduğunu vurgulayarak, şekilciliğin vasiyetçinin son arzularını kısıtlamasının önüne geçmiştir.
İmzanın Muteberliğe Etkisi: 482. madde uyarınca düzenlenen vasiyetnamelerde, vasiyetçinin imza atması durumunda bunun “şekil eksikliği” olarak kabul edilemeyeceği, aksine belgenin güvenilirliğini artırdığı belirtilmiştir.
Yorum İlkesi: Yargıtay, kanunun lafzından ziyade ruhunu (amacını) gözetmiş; miras hukukunda ölenin son arzularının, hukuka aykırı olmayan şekil tercihleri nedeniyle geçersiz kılınmaması gerektiğini savunmuştur.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu Kararı 📜
Esas No: 1965/3
Karar No: 1965/3
Tarih: 14.06.1965
Evlenme akdinin geçerli olarak yapılabilmesi için, evlenecek kişilerin yetkili memur önünde, bu amaca uygun irade bildiriminde (beyanında) bulunmalarının yeterli olduğu hakkında Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararıdır.
Buna göre, sözlü bir akit niteliğini taşıyan bu hukuki işlemde, evlenecek kişilerin yetkili evlendirme memuru önünde bu amaca güden ve birbirine uygun irade bildiriminde (beyanında) bulunmaları, kişiliğe sıkı sıkıya bağlı hukuki bir işlem olan bu akdin esaslı unsurunu teşkil etmektedir.
Bu esaslı unsur dışında yasa koyucu, daha bir takım şekil şartlarını öngörerek niteliklerini belirtmişse de bu şartlar ikinci derecede bir önem taşımakta olup yerine getirilmemeleri halinde evlenme akdi geçerliliğini yitirmez.
Evlenme akdinin tarafların rızalarının birleşmesiyle meydana gelmesi, gerek İslâm Hukukuna, gerekse Kilise Hukuku ilkelerine de uygun düşmektedir.
O halde, yetkili memurun, sorusuna karşı taraflardan aldığı bu olumlu bildirimleri evlendirme defterine yazıp altını imzalaması ve evlenenlerle tanıklara imzalatması, yahut evlenmenin tamamlanmış olduğunu taraflara söylemesi, sadece düzenleyici nitelikte olan bir şekil işleminden başka bir şey değildir ve bu bakımdan, evlenmenin geçerli sayılmasını sağlayacak birer şart olarak kabul edilemez ve dolayısıyla bu akdin nüfus siciline kaydedilmemesi bile onun geçerli olmasına engel sayılamaz.
Şunu da belirtmek gerekir ki Medeni Yasamızın 35 inci maddesi uyarınca şahsi haller ve bu arada evlenme, şahsi haller kütüklerindeki yazılar ile ispat olunmak gerekir.
Yalnız Medeni Yasanın 7 nci maddesindeki resmi senetlerin doğru olmadığını ispat etmenin dahi, hiç bir şekle bağlı olmadığı yollu hüküm, 1086 sayılı Hukuk Yargılamaları Usulü Yasasının 290 ıncı ve 295 inci maddeleri ile değişikliğe uğramışta bu durum, bizim konumuz dışındadır.
“Sonuç: Evlenme akdinin geçerli olarak meydana gelmesi için evlenecek kişilerin yetkili memur yani (köylerde sadece muhtar ve kentlerde belediye başkanı veya görevlendireceği evlendirme memuru) önünde bu amaca uygun irade bildiriminde bulunmalarının yeterli olduğuna ve bu yöne ilişkin ikinci Hukuk Dairesi İçtihadının doğru bulunduğuna 14/6/1965 günündeki birinci toplantıda 28 muhalife karşı 64 oyla karar verildi.” ⚖️
Yargıtay’ın 1965 tarihli bu içtihadı birleştirme kararı, evlenme akdinin hukuki niteliğine ve geçerlilik şartlarına dair oldukça önemli bir yaklaşım sergilemektedir:
Esaslı Unsur vs. Şekil Şartı: Yargıtay, evlenmenin “tarafların yetkili memur önünde rızalarını açıklaması” ile kurulacağını (esaslı unsur), bunun dışındaki imza, defter kaydı veya diğer formalitelerin sadece “düzenleyici” olduğunu vurgulamıştır. Yani evlilik, şekli işlemler tamamlanmadan da özü itibarıyla kurulmuş sayılır.
İspat Gücü: Karar, evliliğin geçerli olmasının, nüfus siciline kaydedilmemiş olsa dahi, tanık dahil her türlü delille ispatlanabileceğini kabul ederek, şekil eksikliklerinin evliliğin varlığını yok etmeyeceğini belirtmiştir.
Hakkaniyet ve Kamu Düzeni: Yargıtay, evliliği sadece bir “resmi senet” işlemi olarak görmeyip, kişiliğe sıkı sıkıya bağlı bir irade beyanı olarak tanımlamıştır. Bu yaklaşım, evliliğin toplumsal değerini korurken, idari formaliteler nedeniyle tarafların mağdur olmasını engellemektedir.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu Kararı 📜
Esas No: 1966/7
Karar No: 1966/7
Tarih: 22.06.1966
İstihdam edenin, Borçlar Kanunu’nun 47. maddesi gereğince manevi tazminatla sorumlu tutulabilmesi için ne kendisinin ne de müstahdeminin kusurunun şart olmadığı; hâkimin özel hal ve şartları takdir ederek manevi tazminata hükmedebileceği, varsa müstahdemin veya istihdam edenin yahut her ikisinin kusurunun ve ölenin veya cismani zarara uğrayanın birlikte sebebiyet verme nispetinin yahut müterafik kusurunun özel hal ve şartlar içinde takdir edilmesi gerektiği hakkındadır.
Metindeki «özel hal ve şartlar» dan maksat, kendine mahsus yani olaya has hal ve şartlar, bir deyişle olayın özellikleri-hususiyetleridir.
47 nci maddeye dayanan manevi tazminat için kusurun şart olmadığı artık İsviçre Federal Mahkemesinin kararlarında da kabul edilmektedir.
47 nci madde gereğince manevi tazminata hükmedebilmek için kusurun aranması, bu hükmün uygulanacağı maddi tazminat sorumluluğunun bütün halleri ile de kabili telif değildir.
49 uncu maddeye göre, şahsi menfaatleri ihlal edilen kimse, kusurun mevcudiyeti halinde zararın tazminini; ihlalin ve kusurun özel ağırlığı haklı kılarsa, manevi tazminat olarak bir para miktarının ödenmesini isteyebilir.
Hâkim bu ödemenin yerine veya onun yanında, manevi tazminatın diğer bir nevine de karar verebilir.
47 nci maddede kusur şartının aranmaması, 49 uncu maddenin şahsi menfaatlere, 47 nci maddenin ise hayata ve vücut bütünlüğüne ilişkin bulunmasının meydana getirdiği sonuçlara da uygun düşer.
Hâkim manevi tazminata hükmederken değerini düşünmelidir.
Hükmettiği meblağ, bir sadaka niteliği taşımamalı, kısmen de olsa bir manevi tatmin fonksiyonu ifa etmelidir.
“Sonuç: İstihdam edenin Borçlar Kanununun 47 nci maddesi gereğince manevi tazminatla sorumlu tutulabilmesi için ne kendisine, ne de müstahdeminin kusurunun şart olmadığını, hâkimin sebebiyet (illiyet) münasebeti bulunmak kaydıyle özel hal ve şartları takdir ederek manevi tazminata hükmedebileceğine, varsa müstahdemin veya istihdam edenin yahut her ikisinin kusurunun ve ölenin veya cismani zarara uğrayanın birlikte sebebiyet verme nispetinin yahut müterafik kusurunun özel hal ve şartlar içinde takdir edilmesi gerektiğine, ilk toplantıda üçte iki çokluk sağlanamadığından ikinci toplantıda mevcudun yarısını geçen çoklukla ve 22/6/1966 tarihinde karar verildi.” ⚖️
⚖️ HUKUKİ YORUM
Yargıtay’ın bu içtihadı birleştirme kararı, manevi tazminat hukukunda “kusur” unsurunun mutlak bir şart olmadığını vurgulayarak mağdurun korunmasını ön plana çıkarmıştır:
Kusursuz Sorumluluk: Karar, Borçlar Kanunu’nun 47. maddesi kapsamında manevi tazminata hükmedilirken, failin veya müstahdemin kusurlu olması gerekmediğini netleştirmiştir. Burada önemli olan, haksız eylem ile zarar arasındaki illiyet bağı ve olayın kendine has “özel hal ve şartlarıdır”.
Hâkimin Takdir Yetkisi: Mahkeme, tazminat miktarını belirlerken olayın tüm özelliklerini (tarafların kusur oranları, müterafik kusur, ekonomik durumlar vb.) dikkate alarak geniş bir takdir yetkisine sahiptir.
Tatmin Fonksiyonu: Manevi tazminatın bir ceza değil, mağdurun yaşadığı elem ve ızdırabı bir nebze olsun dindirecek bir “tatmin” aracı olduğu vurgulanmıştır. Bu nedenle hükmedilen miktar “sadaka” gibi olmamalı, manevi tatmin fonksiyonunu yerine getirmelidir.
YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU KARARI 📜
Esas No: 1972/6
Karar No: 1973/2
Tarih: 27.01.1973
İdarenin bir şart tasarrufa (örneğin yanlış intibak işlemi) dayanarak yaptığı ödemelerin, hatanın sonradan anlaşılması üzerine geri alınması durumunda; bu tasarrufa dayanılarak geçmişte yapılmış fazla ödemelerin Borçlar Kanunu’nun sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre geri istenip istenemeyeceği hususunda oluşan içtihat aykırılığının giderilmesi amaçlanmıştır.
İdare hukuku ile özel hukuk arasındaki ayrım gereği, idari ilişki ve anlaşmazlıklara idare hukuku kurallarının, özel hukuk ilişki ve anlaşmazlıklarına ise özel hukuk kurallarının uygulanması gerekir.
İdarenin, yanlış tasarrufunu geri alması üzerine, geri alma tarihine kadar ödediği fazla paraların sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre tahsilini istemesi davalarında, yanlış tasarrufun geri alınıp alınamayacağı ve bunun sonucu olarak ödenmiş paraların geri istenip istenemeyeceği konusundaki sorunun idare hukuku kurallarından faydalanılarak çözümlenmesi gerekir.
Yanlış idari tasarrufun geri alınması, kamu yararı ile bu yanlış tasarrufun kişiler yararına yarattığı hukuki durumların korunması (istikrar prensibi) çatışma halindedir. Yerleşmiş durumlar hataen de doğmuş olsalar ve hak teşkil etmeseler bile, her zaman geriye yürür şekilde ortadan kaldırılabilmeleri, istikrarı ve toplumun güven hissini sarsar, kamu düzenini zedeler.
Doktrinde kabul edildiği üzere; hukuka aykırı bir idari işlem, ancak iptal davası süresi içinde veya kanunlarda özel bir süre varsa o sürede yahut dava açılmış ise, dava sonuna kadar geri alınabilir.
Bu süreler geçtikten sonra hukuka aykırı işlemin geri alınması, işlem ilerisi için değiştirilmiş/düzeltilmiş olur ancak geçmişteki durumlar “kazanılmış durum” niteliğinde olacağından, yanlış işleme dayanılarak yapılmış ödemelerin sebepsiz olduğu ileri sürülemez ve geri istenemez.
Ancak bu kural, idarenin yanlış işlem yapmasına kişinin gerçek dışı beyanı veya hilesi sebebiyet vermemiş olması şartına bağlıdır.
“1- Yokluk ile mutlak butlan halleri hariç ve kişinin gerçek dışı beyanı veya hilesi de sebebiyet vermemiş olmak kaydıyla, idarenin yanlış şart tasarrufunu, ancak iptal davası süresi veya kanunlarda özel bir süre varsa bu süre içinde yahut iptal davası açılmışsa dava sonuna kadar, geriye yürür şekilde geri alabileceğine,
2- Bu süreler geçtikten sonra yanlış tasarrufun geriye yürür şekilde geri alınamayacağına,
3- Bu süreler geçtikten sonra yanlış tasarrufun geri alınması halinde geri alma gününe kadar doğmuş durumların, parasal sonuçları da dahil olmak üzere, hukuken kazanılmış durum olarak tanınması gerektiğine,
4- Bu nedenle yanlış işlemin bu süreler geçtikten sonra geri alınması durumunda geri alma gününe kadar ödenmiş bulunan fazla paraların hukuken geçerli bir nedenle ödenmiş bulunduğunun kabulü gerekmesi karşısında artık sebepsiz zenginleşme söz konusu olamayacağından, sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanılarak geri istenemeyeceğine ve içtihatların bu yolda birleştirilmesine, 27.1.1973 tarihinde üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.” ⚖️
⚖️ HUKUKİ YORUM
Yargıtay’ın bu kararı, hukuk devleti ilkesi gereği idari işlemlerin istikrarını ve bireylerin hukuki güvenliğini koruma altına alan tarihi bir içtihattır:
İstikrar ve Güven: Hukuka aykırı olsa dahi, idari işlemlerin “ilelebet” geri alınabilir olması, bireylerde sürekli bir endişe yaratarak toplumsal güveni sarsar. Yargıtay, bu süreci “iptal davası süresi” ile sınırlandırarak idareye bir “sükunet süresi” tanımıştır.
İdari İstikrar İlkesi: İdare hukuku, kamu yararı ile bireyin meşru menfaatlerini dengelemekle yükümlüdür. Geçmişte iyi niyetle (kendi hilesi veya gerçek dışı beyanı olmaksızın) ödeme alan bir memurdan, yıllar sonra bu paraların geri istenmesi, hakkaniyet ilkeleri ile bağdaşmaz.
Sebepsiz Zenginleşmenin Kapsamı: Karar, özel hukuk kurumu olan “sebepsiz zenginleşme”nin, idare hukuku alanındaki “yanlış ödeme” uyuşmazlıklarında doğrudan uygulanamayacağını, idare hukukunun kendi dinamiklerinin öncelikli olduğunu belirterek kamu hukukuna özgü bir çözüm geliştirmiştir.
YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU KARARI 📜
Esas No: 1972/2
Karar No: 1972/12
Tarih: 23.10.1972
Hakem kararlarının Yargıtay tarafından, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 533. maddesinin 1. bendi dışındaki sebeplerle bozulması halinde, yeniden seçilen hakemlerin bozma sebepleri çevresinde inceleme yapıp karar verebileceklerine, bozmanın kapsamı dışına çıkamayacaklarına ve bozma dışında kalan kısımların lehine karar verilen taraf için “usuli kazanılmış hak” teşkil edeceğine dairdir.
Hakem kararları da mahkeme kararları gibi, tarafları bağlayıcı ve “kesin hüküm” vasıf ve mahiyetindedir. Kesin hükmün gayesi taraflar arasındaki uyuşmazlığı bir daha ortaya atılamayacak bir şekilde halletmektir.
Yargıtay’ın bozma sebepleri dışında kalan diğer hususların kesinleşeceği tabiidir. Bozmanın kapsamına girmeyen hususlarda yeni bir karar verilemez. Aksi takdirde, önceden hakemlerce lehine karar verilen taraf aleyhinde, bozmadan sonra yeni bir karar verilmesi ihtimali doğar ki, bu durum adalete olan güven duygusunu zedeler ve istikrarsızlığa yol açar.
“Bir an önce uyuşmazlığın çözülmesi” ilkesi, tahkim müessesesinin temelini oluşturur.
Hakem kararı HUMK’nun 533. maddesinin 1. bendine göre bozulursa tahkim sözleşmesi sona erer. Ancak kararın diğer bentlere göre bozulması durumunda taraflar tekrar hakemleriyle tahkim süresini yeniden tespit ederler.
Hakemler kendilerine intikal eden uyuşmazlığı nihai karara bağlamak suretiyle kazaî yetkilerine son vermiş olurlar; bu nedenle bozmadan sonra seçilen hakemler, bozma dışında kalan kısımları tekrar tetkik edemezler.
“Sonuç: Hakem kararlarının Yargıtay tarafından Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 533. maddesinin 1. bendi dışındaki sebeplerden herhangi birisiyle bozulması halinde, yeni seçilen hakemlerin bozma sebepleri çevresinde inceleme yapıp karar verebileceklerine, bozmanın kapsamı dışına çıkamayacaklarına ve bozma dışında kalan kısımların lehine karar verilen taraf için usuli kazanılmış hak teşkil edeceğine 23/10/1972 tarihinde üçte ikiyi aşan çoğunlukla (72 olumlu oya karşı 12 muhalif oyla) karar verildi.” ⚖️
⚖️ HUKUKİ YORUM
Yargıtay’ın bu kararı, tahkim yargılamasında “usuli kazanılmış hak” ilkesinin sınırlarını belirleyen ve tahkimin “hızlı uyuşmazlık çözümü” işlevini koruyan temel bir karardır:
İstikrar ve Güven: Hakem kararlarının “kesin hüküm” niteliği taşıması, tarafların uyuşmazlıklarının nihai olarak çözülmesini amaçlar. Yargıtay bozmasının kapsamını sınırlayarak, bozma dışında kalan kısımları güvence altına almıştır.
Usuli Kazanılmış Hak: Bozma dışında kalan ve taraflardan biri lehine kesinleşmiş olan hususların, yeni hakem heyeti tarafından tekrar incelenemeyeceği hükme bağlanmıştır. Bu, tahkim sürecinde “başa dönme” riskini ortadan kaldırarak tarafların hukuki güvenliğini sağlamaktadır.
Tahkimin İşlevi: Karar, HUMK’un tahkimdeki hızlı sonuç alma hedefini vurgulamış, hakemleri bozma sebepleriyle bağlı kılarak sürecin gereksiz uzamasının önüne geçmiştir. ✨
Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararı 📜
Esas No: 1968/8
Karar No: 1973/14
Tarih: 22.12.1973
Evvelce sehven kanuna aykırı olarak yapılmış bir terfi veya intibak işleminin kanunsuzluğunun tespitinden sonra, idarece geri alınması sonucu fazladan ödenmiş bulunan aylık ve ücret farklarının; kararda belirtilen istisnalar dışında, kanunsuz ödemenin yapıldığı tarihten başlamak üzere 90 gün içinde geri alınabileceği hakkındadır.
Bir idari işlemin geri alınması onun yapıldığı tarihten itibaren hukuki hayattan çıkarılması, silinmesi neticesini doğuran bir idari işlemdir.
İdare, kamu gücüne dayanarak yaptığı ve daha sonra geri aldığı yanlış tasarrufa istinaden ödenen aylık farklarını geri isteyebilir.
İstikrar, kanunilik ve kamu yararı kuralları yanında “iyi niyet” kuralı da önem taşımaktadır.
İdarenin sakat ve hukuka aykırı terfi veya intibak işlemine, memurun gerçek dışı beyanı veya hilesi sebep olmuşsa ya da işlemdeki hata memur tarafından kolayca anlaşılabilecek kadar açıksa, memurun “iyi niyetinden” söz edilemez; bu durumlarda süre aranmaksızın her zaman istirdat (geri alma) yapılabilir.
Bunun dışında kalan hatalı ödemeler için ise memurun iyi niyeti korunmalı ve 90 günlük süre, hatalı ödemenin ilk yapıldığı tarihten itibaren başlatılmalıdır.
“1- İdarenin, hatalı terfi veya intibak işlemine dayanarak ödediği meblağın istirdadına, bir mahkeme kararına lüzum olmadan karar verebileceğine ve bu karara karşı açılacak davaların çözümünün Danıştay’ın görevi içinde olduğuna, 21/12/1973 gününde yapılan müzakerede oyçokluğuyla,
2- İdarenin, yokluk, açık hata, memurun gerçek dışı beyanı veya hilesi hallerinde, süre aranmaksızın kanunsuz terfi veya intibaka dayanarak ödediği meblağı her zaman geri alabileceğine, 22/12/1973 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle,
3- Yukarıda belirtilen istisnalar dışında kalan hatalı ödemelerin istirdadının, hatalı ödemenin ilk yapıldığı tarihten başlamak üzere 90 gün içinde kabil olduğuna ve 90 günlük süre geçtikten sonra istirdat edilemeyeceğine 22/12/1973 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.” ⚖️
⚖️ HUKUKİ YORUM
Danıştay’ın bu içtihadı birleştirme kararı, idari işlemlerin geri alınması ve hatalı ödemelerin geri istenmesi (istirdadı) konusunda idare hukukunda “istikrar” ve “iyi niyet” prensiplerini dengeleyen temel bir düzenlemedir:
İyi Niyetin Korunması: İdare, kendi hatasından kaynaklanan bir ödemeyi, memurun “iyi niyetli” olduğu durumlarda sonsuza kadar geri isteyemez. Bu, devletin kendi hatalı işleminin yarattığı hukuki sonuçların, belirli bir süre geçtikten sonra kesinleşmesini ve istikrar kazanmasını sağlar.
90 Günlük Hak Düşürücü Süre: Hatalı işlemin “açık hata” veya “hile” içermediği hallerde, idarenin geri alma hakkı, ödemenin yapıldığı tarihten itibaren 90 günlük bir süreyle sınırlandırılmıştır.
İstisnalar (İyi Niyetin Olmadığı Haller): Memurun gerçek dışı beyanı, hilesi veya işlemin “açık hata” taşıması durumlarında, idarenin geri alma yetkisi sınırsız hale gelir; bu durumda memur “iyi niyetli” kabul edilemeyeceği için 90 günlük süre sınırı uygulanmaz.
[elementor-template id=”Dilekçe Kataloğu Popup”]